freud2.jpgFreud’un din ve Tanrı konusundaki düşüncelerine geçmeden önce onun bu düşüncelerinde etkili olan dini geçmişi üzerinde durmak gerekir. Yahudi bir aileye mensup olan Freud, Tanrı inancından uzak bir ortamda yetişmiştir. Genellikle ergenlik yıllarında ortaya çıkan duygusal ihtiyaçlar daha çok şüpheci felsifi düşüncelere dönüşmüş, ilk yetişkinlikte ise yerini bilimsel prensiplere bırakmıştır (Jones, Ernest, The Life and Work of Sigmund Freud, Penguen Books, New York 1981, sf.47-48).

Din konusunda böyle bir süreçten geçen Freud, kültürel kimlik bağlamında Yahudi olmuşsa da hayatı boyunca ateist olarak yaşamıştır. Kendi ifadesiyle o, her zaman “Tanrısız bir Yahudi” olarak hayatına devam etmiştir. Freud kendi hayatından dinin ve Tanrının etkinliğini çıkarmakla birlikte dini indirgemeci bir yaklaşımla ele alarak, dinin ve Tanrının hakiki gerçekliğinden çok psikolojik gerçekliğiyle ilgilenmiştir. Her türlü dini otoriteye karşı çıkan Freud, çocukluğunda babasıyla sağlıklı bir ilişki geliştiremediği için dini otoriteye karşı çıkarken adeta babasından intikam almaktadır. Birçok psikanaliste göre Freud’un din konusundaki bu olumsuz düşünceleri babasıyla olan İlişkisinin bir yansımasıdır (Spinks, Stephens G., Psychology and Religion, Methuen & Co, London 1963, sf.76).

Tabiatüstünün varlığını gösteren herhangi bir delilin olmadığını savunan Freud’a göre din konusunda önemli olan, Tanrı’nın var olup olmadığıyla ilgili sorulara değil, dinin psikolojik yönüyle ilgili sorulara cevap vermektedir. Nasıl oluyor da dini fikir ve davranışlar, tıpkı diğer davranış kalıpları gibi insanların varlıklarını devam ettirmelerinde çeşitli tatminler sağlıyorlar? Bu, Freud’a göre din konusunda cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Bu sorudan hareketle Freud, dine karşı fonksiyonel bir yaklaşım geliştirmiş ve hakiki gerçekliğini bir kenara iterek, dinin insanın yaşamını sürdürmesinde ve çaresizlik tecrübelerindeki faydaları üzerinde yoğunlaşmıştır (Crapps, Robert, An Introduction to Psychology of Religion, Mercer University Press, Georgia 1986, sf.72.).

Uzun kariyeri boyunca din ile ilgilenen Freud, din konusundaki ilk düşüncelerine 1907’de yazdığı “Obsesif Davranışlar ve Dini Ritüeller-Obsessive Actions and Religious Practices” başlıklı makalesinde yer vermiştir. Bu makalede Freud din ile nevroz arasında ilişki kurar. Daha sonra yazdığı Totem ve Tabu-Totem and Taboo (1913), Bir İllizyonun Geleceği-The Future of an Illision (1927), Medeniyet ve Huzursuzlukları-Civilization and Its Discontents (1930) ve Musa ve Tektanrıcılık-Moses and Monotheism (1938) isimli kitaplarında da bu ilişkiyi farklı açılımlarla ele alarak zenginleştirir. Fakat bunlar içerisinde din konusunu inceleyen en temel eseri Totem ve Tabu‘dur.

Freud bu kitaplarında dinin, özellikle de Tanrı fikrinin psikolojik temellerini, kişilik teorisi çerçevesinde yorumlar. Dini yorumlarken psikanalizin dini anlamada yardımcı olacağını düşünerek ondan faydalanır. Psikanalizin dinin anlaşılmasındaki rolü hakkında şunları söyler:

“Psikanaliz, bize  baba kompleksi ile Tanrı inancı arasındaki yakın bağlantıyı öğretti. Ayrıca Tanrı’nın yüceltilmiş babadan başka bir şey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dini inanaçlarını kaybettiklerini gösterdi. Psikanaliz sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. Artık her şeye gücü yeten Tanrı ve tabiat ana imajlarının çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından başka bir şey olmadığını biliyoruz.” (Freud, Art and Literature, Penguin Books, New York 1990, 216-217).

Özetle, din konusunda genel olarak indirgemeci bir yaklaşım sergileyen ve psikanalitik teorisi çerçevesinde dini yorumlamaya çalışan Freud, yine de bu konuda birbirinden farklı değerlendirmeler yapmakta; dini bazen saplantı nevrozu (obsesyon); bazen bebeklik arzularının tatmini; bazen de bir yanılsama (illusion) olarak değerlendirmektedir.

… 

Freud tarafından önce bir terapik tedavi metodu olarak ortaya konan ve daha sonra kişilik sistemi haline getirilen psikanaliz, yine Freud ve diğer psikanalistlerin katkılarıyla gelişmiş, sanat, edebiyat, din, mizah ve antropolojinin de içinde olduğu geniş bir alanı kapsamıştır. Başka bir değişle psikanaliz nevrotik olan kadar normal insanı da tanımlamaya çalışan ve tüm kültürlere uyarlanabilecek genelleşmiş bir psikoloji ekolü haline gelmiştir. Bilim adamlarının yönelimlerinde belirleyici olan psikanaliz, özellikle din üzerinde yapılan çalışmalarda etkili olmuştur. Bugün de psikanaliz, bir tedavi metodu olarak önemini kaybetse de otoriter toplumsal kurumları; aileyi, politikaları, tarihi, dini, kültürel yapılanmaları kısacası kitle insanının ruhsal durumunu araştıran ve eleştiren az sayıdaki sosyo-psikolojik yöntemlerden biridir (Teber, Serol, Bilimsel Bir Peri Masalı: Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı, Okyanus Yay.,İstanbul 2003, sf.16).

Kaynak: Ayten, Ali. Psikoloji ve Din: Psikologların Din ve Tanrı Görüşleri. İz Yayıncılık. İstanbul. 2006. Sf.27-29.