Sosyal Hizmet Uygulamasında Din ve Maneviyatın Rolü

Sosyal Hizmet Uygulamasında Din ve Maneviyatın Rolü

İnsanlık tarihi boyunca, hayatı düzenleyen bireysel ve toplumsal birtakım dinî ve manevi değerler hep var olmuştur. İnsanoğlu gün ışığına ya da sevgiye gereksinim duyduğu gibi aynı şekilde yaşam felsefesine, dine, maneviyata ya da bunların yerini tutan bir başka şeye gereksinim duymaktadır. Maslow (2013: 219), bunu “anlamaya duyulan bilişsel gereksinim” olarak adlandırmaktadır.

Maneviyat ve dinî inanç insanın yaşamlarında anlam bulmasını sağlayan bir zemin hazırlamaktadır. Maneviyat, “anlam, amaç ve ahlak duygusu geliştirmeye yönelik genel insan deneyimi” olarak tanımlanabilirken, din ise daha biçimsel şekilde kurumsallaşmış inanç sistemi ve buna göre ortaya konulan ibadetler şeklinde tanımlanabilir (Zastrow, 2013: 152). Din; bir grup içerisinde paylaşılan ve grup üyelerinin bir yön bulmasını sağlayacak bir zemin ve bir tapınma nesnesi sunan düşünceler ve fiiller sistemi olarak tanımlanabilir (Fromm, 2015: 31). Maneviyat ise daha bireysel ve kişiseldir. Dünyanın birçok bölgesinde yaşayan insanlar için din, maneviyatı besleyen bir sistemdir. Yine aynı şekilde maneviyat, dünyadaki çeşitli dinlerin aracılığı ile hayata geçirilmektedir (Frame, 2003: 2-3).

Maneviyat, kaotik bir varoluş içinde anlam ve düzen oluşturma ile bağlılığa yönelen bir insan ihtiyacı olarak tanımlanır ve mutlaka örgütlü din ile ilişkili olmak zorunda değildir (Cascio, 1998: 524). Başka bir ifadeye göre ise dinî olmayan bir maneviyat mümkündür. İnsanın tefekkürü ve kendine dair keşif arzusu da manevi bir deneyime karşılık gelir (Akbaş, 2014: 99). Maneviyat ve dinî inanç; insanlığın varoluşundan bu yana insan deneyimlerinin önemli bir boyutu olagelmiştir. Ancak XVIII ve XIV. Yüzyıl boyunca fen bilimlerinde ve sosyal bilimlerde esen pozitivizm rüzgârlarının neticesinde din ve maneviyat reddedilmeye veya yok sayılmaya çalışılmıştır. Pozitivist bilim anlayışı ile çalışan bilim adamları, hayatı yalnızca maddeye indirgeyerek onun anlam boyutunu görmezlikten gelmiştir.

20. yüzyıla gelindiğinde fizik alanındaki gelişmelerle birlikte, pozitivist paradigma esaslı bir biçimde sarsılmıştır. Sarsılma durumu kendisini, maneviyata ve dine olan bakışta da göstermiştir. Sosyal hizmet disiplininde de maneviyata ve dine karşı benzer tepkinin ve yakınlaşmanın olduğu ifade edilebilir. Sosyal hizmet mesleğinin tarihsel süreci birçok manevi ve dinî etkileşim örnekleri ile dolu olmasına rağmen sosyal hizmet disiplininde ve uygulamasında maneviyattan ve dinden uzak durma veya ilgisiz kalma gibi bir durum söz konusu olmuştur. Hatta Sheridan (2003) sosyal hizmeti, “dinî veya ahlaki dayanağa sahip olmak” şeklinde tanımlayarak maneviyata ve dine vurgu yapmaktadır.

1980’lerden sonra sosyal hizmet uygulamalarında ve eğitiminde, maneviyatın ve dinin rolü ciddi bir şekilde artmıştır (Amato-von Hemert, 1994; Bullis, 1996; Canda ve Furman, 2010; Sheridan, 2003; Sheridan, 2004). Bununla birlikte, sosyal hizmette görülen maneviyata yönelik ihmal de değişmeye başlamıştır (Sheridan ve Amato-von Hemert, 1999: 125). Ancak maneviyatı ve dinî sosyal hizmet uygulamasına dâhil etme veya etmeme konusunda tartışmalar halen devam etmektedir.

Sosyal hizmette maneviyat ivmesi dünyada 1980’lerden sonra büyüdü ise de birçok uygulayıcı, eğitimci, öğrenci ve araştırmacı maneviyat konusundan habersiz kalmakta veya maneviyata duyarlı sosyal hizmete şüphe ile yaklaşmaktadırlar (Canda ve Furman, 2010: 4). Bazı sosyal hizmet eğitimcileri ve uygulayıcıları, sosyal hizmet eğitimi ve uygulamalarında maneviyatın entegrasyonu konusunda temkinli davranmaktadırlar ve bu konuyla ilgili oldukça endişelidirler (Streets, 2009: 185). Sosyal çalışmacılardan bir kısmı ise, maneviyata duyarlı sosyal hizmetlerden rahatsızlık duymaktadır. Müracaatçılar maneviyatla ilgili bir durumu veya isteği talep etseler bile sosyal çalışmacılarda maneviyattan uzak durma söz konusu olabilmektedir.

Günümüzde sosyal çalışmacılar, öğrenciler ve akademisyenlerinin bir kısmı maneviyatın sosyal hizmet uygulamasında kullanılmasına uzak dururken bir kısmı da maneviyatı sosyal hizmet uygulamasında kullanabileceğini ifade etmişlerdir. Sosyal hizmette maneviyattan uzak durmanın kendi içinde nedenleri olduğu gibi, sosyal hizmet ile maneviyatın yakınlaşma noktaları da bulunmaktadır. Birçok sosyal çalışmacı/eğitimci/öğrenci ise maneviyatın sosyal hizmet alanındaki ret ve ihmali ile kaybedilen ruhun geri kazanılması gerektiğinin altını çizmiştir (Canda, 1999). McKernan (2005), çalışmasında maneviyat ve sosyal hizmetin birbirine yakınlaşmasında üç önemli faktör olduğunu öne sürmektedir. İlk faktör, maneviyatla kurduğumuz bağın değişmesidir. İkinci olarak, insanlığın yeni bir pencereye ihtiyaç duymasıdır. Üçüncüsü ve sonuncu olarak ise sosyal hizmetin, kökleriyle yani çeşitli dinler ve hayırseverlik çalışmaları ile maneviyat arasında bir köprü kurma isteğidir.

Akbaş (2014: 110) McKernan’ın sıraladığı nedenler dışında, maneviyatın sosyal hizmet bağlamında ele alınmasını; bu kavramın sadece belli bir grubun sahip olduğu belirli bir inanma biçimi olarak görülmekten uzaklaşılmasının yanı sıra bilimsel ilerleme ve kontrolün; küresel terörizm, çevresel krizler, savaşlar, katliamlar ve küresel yoksulluk karşısında çaresiz, yetersiz kalması bu nedenle de insanlığın, yeni bir pencereye ihtiyaç duymasıyla açıklamaktadır.

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi sosyal hizmet uygulamasında maneviyat ve dine bakış Türkiye’de de sosyal hizmet uygulamaları için önemlidir. Türkiye’nin, içinde birden fazla etnik kökeni ve manevi farklılıkları barındırdığı göz önüne alındığında sosyal çalışmacıların; kültürel olarak duyarlılık göstermesi ve müracaatçıların süreç içinde ortaya koyabilecekleri kültürel kimliklerini fark edebilmesi beklenmektedir (Apak, 2017: 66).

Makalenin tamamını okumak için tıklayınız…

Zeki Karataş

Dr. Öğr. Üyesi