logotrapi2.jpgVictor Frankl’ın geliştirdiği logoterapi, terapi sürecinde etkili olabilecek bir yöntem olan varoluşçu psikoterapinin bir varyantıdır. Logoterapiye göre kişinin hayatında anlamlı olanı bulmaya çalışmak, insanlarda en temel motivasyonel güçtür. Frankl teorilerini varoluş, sorumluluk, sevgi ve acı gibi kavramlar üzerinde temellendirmiş; insanın her şeyden önce “anlam” sahibi olduğu zaman ruhen ve bedenen sağlıklı olabileceğini öne sürmüştür. Başka bir ifadeyle her türlü sıkıntının temelinde insanın anlam bulamaması, anlam boşluğuna düşmesinin yattığını ileri sürer Frankl (http://gridergi.8k.com/psikoloji/celisik.htm, 03.03.2004). Antropolojik temeller üzerinde yükselen logoterapinin temel hedefi, anlam arayışındaki bireye ihtiyaç duyduğu parametreleri sağlamak; anlamsızlıkla karşılaştığı durumlarda ise olumlu ve kalıcı bir çözüme ulaşmasında yardımcı olmaktır. Logoterapi diğer psikoterapi ekolleriyle işbirliğine sıcak bakar ve tedavi sürecinde başka terapatik çözümlemelerden destek alır (Abdülkerim Bahadır, “Psikoterapi’de Yeni Bir Yaklaşım: Logoterapi ve Victor Frankl”, UÜİF Dergisi, Sayı: 9, Cilt: 9, Bursa: 2000, s. 473). “İnsan boşluk ve anlamsızlık içinde uzun süre yaşayamaz. Şayet insan bir şeye doğru gelişim göstermezse sadece durgun kalmaz, aynı zamanda saklı yetenekler hastalığa, umutsuzluğa ve sonunda yıkıcı aktivitelere dönüşür” (May, Existential Psychotherapy, s. 22) sözü bağlamında logoterapinin asıl amacının, başkalarının yaşamlarında anlamı bulmalarına veya yeniden elde etmelerine imkân sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. O halde anlam oluşturan ve anlam arayışında olan varlıklar üzerine odaklanan anlam merkezli bir yaklaşım doğal olarak manevî meseleleri de içermelidir.

Hayata anlam katma noktasındaki bu varoluşçu vurgu, üzerinde durulması gereken bir durumdur. Varoluşumuzun gayesini keşfetme ve yerine getirmeden daha önemli bir şey yok gibi. Anlam merkezli terapinin, psikolojik olan her şeyi gözden geçiren önemli bir fikir akışı olması makul görünüyor. Kanaatimizce bu terapi farklı yaklaşımları birleştiren ve bir araya getiren yaygın bir terapi hareketidir. Bu anlamda etkili psikoterapi için merkezî ve birleştirici bir motif olarak logoterapiyi kullanmak yararlı olacaktır. Çünkü farklı düşünce ve duygu dünyasına sahip müracaatçıların farklı terapi tekniklerine gereksinim duymaları kaçınılmazdır. Dolayısıyla da müracaatçıya bir tekniği uygulamak için yeteri kadar esnek olmak terapistin rahat çalışmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda anlam arayışı, hayatın tüm güçlüklerine ilişkin anlam oluşturma noktasında kolaylaştırıcı ve rehberlik eden bir ilke olabilir.

Çoğunlukla bizim anlam arayışımız ruhsal ve manevî açmazlarla doludur. Logoterapi de bu ruhsal ve manevî sorunların tetkikini teşvik eder. May’in de ifade ettiği gibi dinsel inanç ve değerler bireyin sonsuz ilgisi olarak yer aldığında sorunların çözümüne kuşkusuz katkı sağlayacaktır(May, Existential Psychotherapy, s. 180). Öyle görünüyor ki Tanrı’nın varlığını dikkate almadan hayatın nihaî gayesini düşünmek mümkün olmamaktadır. Din, açıklanamayan hayat olaylarına anlam katar. Tıpkı din gibi psikoterapi de kişisel anlam içeren bir yapı ve oluşuma iştirak eder. Bireyler çok defa bir kriz anında psikologların danışmanlığını ararlar ve yaşamın getirdiği zorluklara karşı yanıt bulmak isterler. Bu durum bir başka kişinin yaşam yolculuğuna aktif olarak katılma noktasında terapist için bir fırsattır. Bu empatik ilişkide terapistler için asıl sorun dinsel inançların bireylerin iyileşmesini ne kadar artırabildiği veya ne kadar engelleyebildiği sorunu olmalıdır.

Bazı istatistikler din ile psikolojinin bütünleşmesi gerektiğini gösteriyor. Amerika örneğinde kimi araştırmalar Amerikalılar’ın % 93’ünün kendilerini dinsel bir grupla özdeşleştirdiklerini ortaya koyuyor. Bu araştırmalara göre Amerikan halkının çoğu için din çok önemlidir. Ancak bir grup olarak psikologlar tüm bu dindarlık görünümünden uzak görünüyor. Psikologların kurumsal dine katılımlarının pek az olduğu ve onlar için birçok Amerikalınınkiyle karşılaştırılğında dindarlıklarının daha az kişisel bir önem taşıdığı yine yapılan araştırmalarda ifade ediliyor (George Faller, “Psychology Versus Religion”, Journal of Pastoral Counseling, New Rochelle: 2001, Vol. 36).

Bu dindarlık boşluğuyla köprü kurma ve dini anlamada psikologların daha fazla bir çaba sarf etmeleri gerekir ve kendi önyargılarının terapatik ilişkiyi ne kadar etkilediğinin farkında olmalılar. Batı geleneğinde özellikle dinsel kurumlara ait otoritenin zayıflaması danışan ve danışman ilişkilerinde din yönelimli bir iyileştirme geleneğinin oluşmasını imkânsız hale getirebilir. Söz gelimi kilise öğretileri otorite zayıflığına uğradığında inanan birey manevî kararlar almada büyük zorluklarla karşı karşıya kalabilir ve yaşanan ruhsal krizi çözmek ve ahlâkî boşluğu doldurmak için psikologlara başvurabilir. (P. London, The Mode and Morals of Psychotherapy, New York: Holt & Winston, 1964, s. 196). Böylesi bir durumda ancak derin bir sorumluluk bilincine ve derin bir Tanrı tecrübesine sahip psikologlar yardımcı olabilir. Bu danışma ve terapi sürecinde psikologlar dinsel inanç ve değerlerin yararlarını ve göze çarpan farklılıklarını anlayabilir ve din ile psikolojinin bir anlamda bilimin bütünleşebileceğini fark edebilir. Sonunda hem bilimin hem de dinin insanların bir bütünleşme ve gerçekleşime doğru hareket etmesine yardım ettiği görülecektir. Açıkçası din ve anlam merkezli yaklaşım, “seküler psikoterapist köre yol gösteren şaşı gibidir” (Bu söz usta bir psikiyatr olan R. D. Laing’e aittir. Bkz. Kemal Sayar, Hüzün Hastalığı, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 51) ve “psikoterapistin ahlâkî fonksiyonu seküler rahipliğin fonksiyonuyla örtüşmektedir” (P. London, The Mode and Morals of Psychotherapy, New York: Holt & Winston, 1964,s.156) sözlerinden de anlaşılacağı üzere modern psikoloji ve psikiyatrinin yaşadığı epistemolojik bunalıma çare olabilir.

Yrd.Doç.Dr.Ali Rıza AYDIN. OMÜ İlâhiyat Fakültesi Din Psikolojisi Öğretim Üyesi. (araydin@omu.edu.tr)

Kaynak: Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 1.