maneviyat_katili.jpgBugün maneviyat deyince, ciddi kafa karışıklıklarının olduğu bir alandan bahsediyoruz aslında. Bunda da, bir akım olarak davranışçılığın ve Freud’un ciddi payı var. Bize öyle bir büyü yaptılar ki, bir türlü kurtulamıyoruz etkisinden. Şu günlerde pek çok konuda kafamız karışık, ama ruh ve maneviyat konusunda galiba hepten bir çıkmazın içindeyiz. Bu, sadece yetişkinler olarak kendimizi ve çevremizi doğru anlamamıza engel olmuyor, aynı zamanda çocuklarımıza nasıl bir terbiye vereceğimiz konusunu da belirsizliğin kucağına itiyor. 

Meselâ davranışçılığın ilkelerini dikkata alsak, çocuk terbiyesinde odaklanmamız gereken tek şey çevredir. Çünkü davranışçılığa göre çocuk basit bir şekilde çevresel şartlanmalarının ürünüdür.

Yok, eğer Freud’u dikkate alsak, o zaman yapmamız gereken şey, çocuğu her türlü engellemeden özgürleştirmek olmalıdır. Çünkü Freud’a göre çocuğa hiçbir şekilde baskı uygulamamak lâzımdır. Yoksa çocuk bastırdığı duygularını şuuraltına veya halk dilindeki deyişle, ‘içine atar.’ Öyleyse ona istediğini verin, engel olmayın. Özgürlük ve mutluluğun yolu budur.

Peki, ahlâk nerede kaldı?

Çocuk her istediğini yaparsa, özgür mü olur, yoksa kuraldan, düzenden anlamayan bir belâ mı kesilir başımıza? Hiçbir disiplinden geçmemiş hangi çocuk, şimdiye kadar istenilen bir insan olmayı başarabilmiştir?

Ya, irade?

Her şey çevre denilen düzlemin sınırları içinde meydana gelen sebep-sonuç ilişkilerinin bir sonucuysa, o zaman insanın iradesi ve seçme hürriyetinden nasıl bahsedeceğiz?

Görüleceği üzere, hem davranışçılık hem Freud, dar bakış açılarıyla, bize ne çocuk terbiyesi konusunda, ne de genel olarak insan hususunda sağlam bir yol sunabilecek durumda değildir. Daha kötüsü, yaptıkları tahribatla, kendi özüne doğru ilerlemek isteyen insanın önüne konmuş büyük bir engel durumundadır.

O hâlde, davranışçılık ve Freud ruh ve maneviyatı bize nasıl sundu da, onların yaptığı büyüden bir türlü kurtulamıyoruz?

Davranışçılığın evvel zamanı

Yaklaşık bir yüzyıl önce, psikoloji kendi başına bir bilim olmak adına yola çıktığında, henüz emekleme aşamasında bir çocuktu. Felsefeyi de, dini de reddetmişti. Asi bir velet misali, onlardan kaçıyordu.

Ama bu kaçış, onun baba türü bir dayanağa olan ihtiyacını yok etmemişti. Yaptıklarını onun öncüllerine yaslayacağı bir dayanağa ihtiyacı vardı. Bu gerekçe, psikolojiyi, Newton fiziğine dayalı bilim anlayışına yakınlaştırdı. Psikoloji, baba olarak kendisine Newton fiziğini seçti.

Gerçi Newton fiziğine dayalı bilimsel anlayış, psikoloji gibi sübjektif alanı çalışan bir bilim dalıyla pek yan yana görülmek istemiyordu. Çünkü o somut görünen nesneler üzerinde çalışıyor, onların mekanik bir ilişkiler ağı ördüğünü düşünüyordu. Onun için önemli olan şey, nesneler ve onların hâsıl ettiği ‘kuvvetler’di. Bu kuvvetlerin birbiri üzerinde uyguladığı etki ve tepkiler de, diğer önemli husustu.

Psikolojinin kendisini bu anlayışa kabul ettirmesi oldukça zor oldu. Yıllar yılı psikoloji kitaplarının ilk bir iki bölümü, bu yüzden, “Psikoloji bir bilim midir?” sorusuna doyurucu bir cevap vermeye ayrıldı.

Özetle, bu hareketin iki sonucu oldu.

İlki, insan ruhunu çalışan psikoloji, özellikle din gibi büyük ve zengin bir beslenme kaynağını bir kenara bırakmış oldu. Bu nedenle zamanla büyük bir sığlaşmaya doğru yol aldı.

İkincisi, psikolojinin, asıl çalışma sahası olan insan ruhundan uzaklaşarak Newton fiziğine yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın ‘davranışçılık’ gibi bir akımı doğurmasıydı.

Dolayısıyla, davranışçılık Newton fiziğiyle örtüşen bir seyir izledi. En başta, davranışçı ekole bağlı psikologlar tarafından insan ruhu hakkında hiçbir dinî kaynağın referanslığı kabul edilmedi. Onlar için tek geçerli bilgi kaynağı, bilimsel yöntem ile elde edilenlerdi. Kaçınılmaz olarak ‘eserden müessire’ adı verilen bir metod izlendi. Yani, insanın iç dünyası hakkında bilgi, ondan yansıyan davranışlar yorumlanarak elde edilecekti. Bu tablo içinde, çevrenin çok büyük önemi vardı.

Çünkü çevre, insanı ‘çevreleyen’ ve içinde çeşitli kuvvetler barındıran bir şeydi. Bu kuvvetler, insan ve davranışı üzerinde önemli bir etkiye sahipti.

Bu önem zaman içinde o kadar artırıldı ki davranışçı ekole bağlı psikologlar, insan davranışı ile ruhu arasında bağlantılar bulmayı tamamen bırakıp, değişen çevre şartları içinde insan davranışlarını incelemeye koyuldular. İnceleme alanı, ‘insan ruhu’ ile ‘davranışları’ arasındaki ilişkiden, ‘davranışlar’ ile ‘çevre şartları’nın ilişkisine kaydı.

Özellikle 1950’lerden sonra davranışçı ekolün büyük isimlerinden B. F. Skinner, geliştirdiği etki-tepki kuramıyla (stimulus-response effect) bu psikoloji akımına temel karakterini vermiş oldu.

Peki sonuçta ne oldu?

İnsan ruhu gözlerden silindi, kayboldu. Ruhla birlikte nefis, kalb, vicdan gibi mefhumlar da rafa kalktı. Masanın üzerinde sadece insan ve ona etki eden çevresel faktörler kaldı.

Artık insan bilimsel anlayışa uymayan ‘fazlalıklar’ından kurtarılmıştı. İşte şimdi fizikî bir nesneymiş gibi çalışılabilirdi. Doğruca laboratuarların yolu tutuldu. Tıbbî amaçlar için kullanılan farelerin artık psikologlardan da çekeceği vardı.

Freud bir bilim fatihiydi

Davranışçılığın nezdinde psikolojinin insan ruhundan uzaklaşması, insanın iç dünyasında olup biteni anlama ihtiyacını yok edemedi kuşkusuz. Her zaman olduğu gibi, insanlar yine ruh ve maneviyat meselelerini öğrenmek istiyorlardı.

Adı ‘ruh bilimi’ olan psikolojinin bu konuda bir şey söylemiyor oluşu, çok ciddi bir zaaf olarak değerlendiriliyordu.

Eğer ruh ve maneviyat diye bir şey varsa ve bu reddedilemiyorsa, psikoloji bilim adına bu konuda derhal bir şeyler söylemeliydi. Bu, onlar için, her şeyden önce bir itibar meselesiydi.

Freud, ruh bilimi sahasına, işte bu şartlar altında girdi.

Davranışçılığın boş bıraktığı alanı o dolduracaktı. Darwin’in, Newton’un, Marx’ın değişik zamanlarda yaptığı türden bir devrimi, o da ruh bilimi sahasında yapacaktı.

Kabul etmek gerekir ki, Freud kendi anlayışı içinde kapsamlı ve kuşatıcı bir iş çıkardı. Etkisi günümüze kadar süren insanın iç dünyasında olup bitenlere ilişkin nev-i şahsına münhasır bir model çizdi.

İçgüdü, bu modelin temel kavramıydı. İnsanın tıpkı bir hayvan gibi içgüdüleri vardı ve bu içgüdüler “elem-haz ilkesi”ne göre çalışıyordu.

İnsan, kendisini mutlu edecek her şeyin peşinden koşuyor; kendisine acı verecek her şeyden ise uzaklaşıyordu. Tabiatı böyleydi. Kendisini sınırlayan tek şey toplumsal denetimdi. Ki, Freud buna, toplum vicdanı anlamında “süper ego” dedi.

Ona göre, insan davranışlarını şekillendiren temel ruhî yapı buydu. İnsan bir şeyi arzu ediyor, ama aynı şeyi başkaları da istediği için çatışma çıkıyor; aralarından aklıyla daha iyi bir strateji bulan kişi arzusuna erişiyor ve mutlu oluyordu. İd, ego ve süper ego gibi karmaşık Freudyen kavramların Türkçesi buydu.

Freud: Nefsi konuşturan adam!

Freud çizdiği bu modelde, ahlâkı tepetaklak etmekteydi. Thomas F. Kelly’nin dediği gibi, Freud bize ahlâklı olmanın insanı hasta ettiğini öğretiyordu.

Ona göre, insan ancak içgüdüleriyle hareket ettiği zaman mutlu olabilirdi. Hâlbuki Hz. Âdem’den bu yana gelen semavî dinler, insanın ancak içgüdülerine sınır koymak suretiyle ahlâklı ve aynı zamanda mutlu olabileceğini öğretmişti bize.

Çünkü, ahlâk kişinin nefsî arzularına muhalif de olsa, doğru olduğuna inandığı şeyleri yapma iradesi gösterebilmesiyle mümkündü. Bu da kişinin içgüdü düzeyinden, akıl ve irade düzeyine; yani insan düzeyine çıkmasını gerektiriyordu.

Ayrıca, Freud’un iddia ettiği gibi, dinler insanın arzu ve eğilimlerini tamamen görmezden gelerek, yasaklıyor değildi. Sadece bu arzu ve eğilimleri, adalet ilkesi gereği, meşru sınırlar içinde tatmin edilmesini öngörüyordu.

İnsanın mutluluk ve huzuru da, Freud’un dediği gibi, içgüdülerin peşinde aşırılıklara savrulmaktan değil, bu meşru sınırlar içinde bir “denge hâli”ne ulaşmaktan geçiyordu.

Kaldı ki, elem-haz ilkesine göre, bir hazzın elde edilişi, o hazzın etkisinin uzunca bir süre devam etmesini sağlamıyordu. Tam aksine, insanın bir noktada ulaştığı haz düzeyi ne kadar yüksek ise, hemen ertesinde yaşadığı elem de o denli yüksekti.

Yani, hazzın bitişi hazzın devamı değil, elemin başlangıcıydı.

Bunun tersi de doğruydu.

Meselâ üç gün aç kalan biri için ekmek, en güzel pastadan bile daha güzel olabilirdi. Ama üç gün pasta yiyen biri için ekmeğin, ekmek kadar bile kıymeti yoktu.

Demek oluyordu ki, Freud’un bize önerdiği mutluluk reçetesi doğru değildi. İnsan içgüdülerinin peşinden giderek özgürlük ve mutluluğu bulamazdı. Sadece içinden gelen arzu ve isteklerin esiri olurdu.

Büyü bozumu

Peki, Freud nasıl bir ustalıkla bu gerçeği uzunca bir süre gizlemeyi başardı? Veya pek çok insan neden onu hak ettiği ölçüde eleştiremiyor?

Bunun iki nedeni var.

Birincisi, Freud’un teorisini üzerinde bina ettiği kavramları ve onlar arasındaki ilişkiler o kadar karmaşık ki, onu anlamaya çalışmaktan, onu eleştirmeye fırsat kalmıyor.

İkincisi, Freud’un söylediklerinde insanın hoşuna giden bir yan var. Çünkü Freud, insana, sınırsız özgürlükler ve tüm arzuların elde edilebileceği bir hayat vaat ediyor.

Bu size ne çağrıştırıyor?

Evet, çok doğru. Freud, insanın nefsine konuşuyor. Söylediklerinin hoşumuza gitmesinin nedeni bu. Üstelik, Freud sadece insanın nefsine konuşmakla kalmıyor; nefsi konuşturuyor; ve tüm teorisini de nefsin üzerine bina ediyor.

Başka bir ifadeyle, Freud bize aslında insanın sadece hayvanî tabiatını resmediyor. Böylece insanın nebatî ve (iradeye dayalı) insanî bir tabiatı da olduğunu gözlerden saklıyor.

Halbuki biz biliyoruz ki, insanın dört yaşına kadar nebatî, dokuz on yaşına kadar hayvanî, sonra da insanî tabiatı baskın hale gelmektedir.

Yani, insanın önce bir bitki gibi uzuvları gelişir. Sonra bir hayvan gibi duygularıyla hareket eden bir yaratık haline gelir. Ve en sonunda da, bir insan gibi iradesi ve kendi arzusuyla ilâhî hükümlere bağlanır, duygularının üstünde denetim sağlar.

Bu tabloya göre, Freud’un teorisine kaynaklık eden insan tipi, dokuz yaş öncesine karşılık gelmektedir. O da ulvî hazlardan haberi olmayan, sadece nefsinin arzu ve emellerinin peşine takılmış haylaz bir çocuktur.

Bu kadar da dibe vurulmaz mı diyorsunuz.

Daha kötüsü var.

Çünkü etki-tepki mantığını baş tacı eden davranışçılığın kendisine hangi insanı model aldığına baktığımızda, karşımıza, şaşılacak bir durum ama, 0-1 yaş çocuğu çıkar.

Zira, insanın bir robot gibi etkilere sadece refleksif tepkilerde bulunduğu dönem, bu evredir!

Ne dersiniz, bilimin kendi muhayyilesinde model aldığı insan bir gün büyüyebilecek mi? Meselâ, gelecekte aklı başında Rabbini ve haddini bilen bir insan olabilir mi?

Ömer Baldık / Kaynak: Zafer Dergisi, Sayı:350, Şubat, 2006.