white_liliweb.jpg“Felsefe kişinin kendi cehaletini kabulüyle başlar ve biter” Hans-Georg Gadamer

İnsan kendini gerçekleştiremez. Kendini gerçekleştirme, bir olumsuzlamadır, olumlama gibi vurgulansa da. Çünkü o, ben olmayı, özne olmayı tüm var olan içinde tekbiçimci kabul etmenin ürünü olarak karşımıza çıkar. Bu bakış açısından hareketle insan sadece kendini kendinde gerçekleşmeye açabilir. Bu da her var olanın kendinde var olan ayırıcı özelliğini inşa etmenin kabulüdür. Felsefe ile düşünmek, günlük söylentilerin ötesine geçerek olanı olduğu gibi okumak eylemidir. Felsefe ile düşünmek bir dil geliştirmek edimi ve buna göre okuma edimidir. Benin “kendinde gerçekleşmesi” olarak dil, şimdide olmanın bir sürecidir. Her dil edimi, bir kendinde iletişim bir de dışa yönelik iletişimdir. Felsefi düşünce tümlüğün bir tümlüğü olarak insanın yenilenmesinin aracıdır. Mekân bu yenilenmenin etkin katılımcılarından biridir. Şayet bu üniversite gibi evrensellik iddiasındaki bir kurumdan ses buluyorsa o zaman, felsefi düşünce ansallık ve zorunluluk isteği sunar. Bu anlamda eğitimin de amacı  “derin felsefi bakış açısını vermekle” yaşanabilir demokratik bir toplum inşasının olanaklarını yaratmak olmalıdır.

Günümüz Alman düşünürlerinden Habermas felsefenin amacını, dil yoluyla iletişim kurma edimi olarak tanımlar. Ona göre bu iletişimi felsefe, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, sadece olanaklı değil, aynı zamanda etkili ve verimli kılan şartların yeniden inşasını sağlar. Bu şartların yeniden inşası felsefeye, şimdiki zamanı ve onu iletişimde çarpıtılmasının değerlendirebileceği keskin bir eleştirel araç sunar. Bu anlamda felsefe birey-birey ilişkisinde ve toplumda yaşanan ‘konuşamamanın’ yarattığı bozuklukları teşhis etme imkânını sunar. İletişim bozukluklarını ortadan kaldırma imkânı sağlama olarak felsefi dil, günlük hayatta var olanı anlama üzerine daha tutarlılık ve rasyonellik sağlar. “Konuşamama” sonuçta birey-birey ilişkisinde marazi bir eylem biçimi doğurur ve irrasyoneldir. Psikolojik anlamda burada bireyden başka her ne ise o vardır; o varolma bir eylem biçiminde öznenin dışındaki tanımlanamaz olandır.

Öznenin varoluşsal süreci, bir kendinde gerçekleşme süreci olarak, var olanın bütünlüğü içinde kendinde var olanı ifşa etme sürecine dönüşür. Bu anlamda felsefe ile düşünme, felsefi dilin olanaklı tüm varoluşu dikkate almasını zorunlu kılar. Olanaklı tüm varoluş, söylemsel bir ifadeden daha geniş, İslam filozoflarının ifadesiyle her bir bil-kuvve ve bil-fiilleri dikkate alır. Bu da bizi gerek dini, gerek toplumsal alanda yaşanan her bir unsurun yarattığı “sancının” aslında parçacı bakış açısının ve her bir parçanın da kendi ‘özünden’ uzak bir şekilde mutlaklaştırılmasının bir ürünü olabileceği sonucuna götürür. “Her varlığın büzülmüş bütün” olduğu kavranınca, dışarıda kalması düşünülen her var olanın aslında bizimle içeride olmasının zorunluluğu açığa çıkar.

Öznenin varoluşsal süreci bir bütün olarak kabul etmesi, bu sürece ‘uygun’ bir dili zorunlu kılar. Bunu gerçekleştirebilmek için temel ilke, öznenin kendinde varoluşunu gerçekleştirmesidir. Kendi var oluş kavramı var oluşun özünü yaratan temel ilkeyi her hangi bir zorlama olmaksızın kendi saf haliyle ortaya çıkarmasıdır. Bu diğer bir ifadeyle ilmin ve bilmenin tümünün aslının, özünün insanın mutluluğu için olması gerektiği düşüncesidir. Bu düşüncenin hareket noktası, ontik anlamda kendi varoluşumuzun varlığın tümü içinde bulduğu anlamlılıktır.

Anlamlılık bir dışsal etkinin müdahalesi ile gerçekleşirse, bu anlamlılık bilinebilecek kendinde öznesel bir anlamlılık olmayacaktır. Dışsal müdahalenin burada iki anlamı gizlidir. Birinci anlamda tümün varoluşunu öznel geleneksel söylemler alanına hapsederek konuşmak, diğeri de toplumsal yaptırımın etkin rolünde kendine bir yer bulmaktır.

Tümün varoluşu “kendinde” bir düzenlemedir. Bu da yeniden inşa sürecinde yeni bir dili zorunlu kılacaktır. Buna göre var olan her şey bir Tanrının eseri olmakla beraber, insanın “kendinde” tanrısal inşasının imkânını zorunlu kılmaktadır. İnsanın tanrısal inşası, bir “kendinde gerçekleşme” inşasıdır. Buna göre her bir eylem insanın bizzat kendisini kendinde var olanı bilmesi eyleminin ürünüdür. Bilmenin öznelliği, öznede var olanın kendi tarihsel sürecinde bildiğinden bağımsız değildir. Bu da öznenin mutlak bir fail olarak ‘öteki’ var olanın bilmesinin gerçekliğini hesaba katar. İşte bu noktada, Habermas’ın tanımladığı iletişim edimi devreye girer. Bu iletişim, öznenin ‘kendinde gerçekleşmesini’ nesnelleştirirken, diğer var olanın hayat hakkını benleştirir. Bu bir bil-kuvve bir durumdur. Bunun gerçekliği tüm varoluşun ortağı olarak insanın kendi doğasında gizlidir. Bu da bizi insanın tüm ayırıcı özelliklerinin dışsal bir etkiyle, ya da dışsal doğadan verilmediği düşüncesine götürür.

Felsefe ile düşünmek, öznenin evrendeki tamamlayıcılığını varsayar. Şayet, geleneksel dildeki hikmet kavramını felsefe dili olarak okursak, var olanın her bir unsurunu yerli yerine ve olduğu gibi her hangi bir ‘yaptırımsal dış’ müdahaleye imkân tanımadan kabul etmeliyiz.

Var oluşun ‘yerli yerinde kalması’ durağan bir söylemin ötesinde her an yeni bir yapılış ve yapmanın “kendinde gerçekleşmesi” imkânıdır.  Kendinde gerçekleşme, kendini gerçekleştirmenin modernist bireyciliğinden uzak ve kapsayıcı bir kavramdır. Kendini gerçekleştirme, aracılar inşa ederek öznenin bir ötekine karşı ayrıcalığını, insanın doğasında var olana karşı olarak, var sayar. Daha da ileri boyutta her bir kendini gerçekleştirme yeni alanları ve bu alanların birbiriyle olan iletişimini sadece kendisi için var sayar. Hâlbuki kendinde gerçekleşme, ötekinin yok oluşunu kendinde barındırır. Bu barındırma, insan olmanın nesnel bir zorunluluğudur. Öteki diye tanımlanan ya da sınırları bir yere kadar giden bir alanla sınırlandırılmış özne, bir dış müdahalenin ve bir tanımlamanın (sınırlamanın) öznesidir.

Bu özne oluşumu dışsal değil, içseldir. Bu anlamda dinsel buyruk, arkadan gelen bir ses olarak insanı ve insanın şimdisini inşa etmede tek başına olanaklı değildir. Dinlerin siyasal-ekonomik alana aktarılarak, daha doğrusu o alanın inşası olarak, tanımlanmaları insanın “kendinde gerçekliği” açısından ayrımcı ve olumsuzlayıcı etki yapmaktadır. Tüm kültürel motifler ve dinler insan olma, diğer bir tanımlamayla insanın kendinde gerçekleşmesinin araçlarıdır. Öznenin bir “söz biçimi” olarak bulduğu kültürel unsurlar, nerede olursa olsun, evrendeki bütünlüğü onayladığı sürece insanı inşa eder.

Kaynak: Prof. Dr. Mevlüt ALBAYRAK. SDÜ Fen-Edebiyat Fak. Felsefe Bölümü. Tabula Rasa (felsefe&teoloji), Yıl: 7, Sayı: 20, Mayıs-Ağustos 2007. Sf.153-155.