baglanma2.jpg“Anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. Yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca ilişkiler kurarlar…” (Irwin Yalom (2005). Schopenhauer Tedavisi – Bugünü Yaşama Arzusu. Çev: Z.İ. Babayiğit, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s.56) … John Bowlby (Bowlby, 1969/1973/1980) tarafından ortaya konan ve daha sonra da sayısız araştırmacının geliştirdiği bağlanma teorisi, birçok psikolojik araştırmada çok ve çeşitli uygulamalar bulan güçlü bir sosyal ve duygusal gelişim teorisidir. Bağlanma teorisi çalışmaları Mary Ainsworth’un araştırmalarıyla daha da belirginleşmiştir. Bowlby ve Ainsworth’un öncülük eden araştırma ve kuramlarıyla bağlanma yaklaşımı bebek ve çocuk gelişimi üzerine yapılan araştırmaların büyük bir bölümünün odak noktasını teşkil etmektedir.

Bağlanma, insanların kendileri için önemli gördükleri kişilere karşı geliştirdikleri güçlü duygusal bağlar olarak tanımlanmaktadır. Bağlanılan kişiye yakın olma ve yakınlığı koruma bağlanma sisteminin en temel özelliğini oluşturmaktadır. İlk bağlanılan kişi doğal olarak annedir; anne ile çocuk arasında kurulan bu bağ, eğer güvenli bir şekilde gerçekleşirse çocuk kendisini sevgiye değer ve önemli bulur ve bu düşüncesini başkalarına da yansıtır. Çocuk bu ilişkiyle güvenilir, istikrarlı, başkalarıyla ruhsal ilişkiye açık, değerli olduğunu düşünen, sosyalleşebilen-iletişime açık bir kişilik geliştirir. Anne ile olan duygusal ve psikolojik bağı onun ihtiyaç duyacağı psikolojik temeli oluşturur. Bağlanma ilişkisinin niteliği anne ile çocuk arasındaki ilişki tarzı ile şekillenmektedir (Bowlby, 1988). Bağlanma teorisi psikanalitik teoriler, etiyoloji, deneysel psikoloji ve öğrenme kuramları üzerinden temellenmiş bir kişilik gelişim teorisidir.

Bowlby’nin bağlanma teorisine göre kendisine önem verilen bir bağlantı içinde karşılıklı etkileşim yoluyla çocuk kendisini ve başkalarını tanır. Eğer yeterli ilgi ve sevgiyi alabilirse çocuk, kendisi hakkında güven dolu, sevmeye değer, yeterli, gecikmeler olmaksızın temel gereksinimleri karşılanan bir imgelem oluşturacaktır (Bowlby, 1969/1982). Bowlby’in modeline göre ailelerinden ayrı yaşayan ya da mahrum bırakılan çocuklarda görülen kaygı, depresyon, umutsuzluk, kayıtsızlık, öfke çıkışları, geri çekilme gibi psikolojik sorunlar yetişkinlik döneminde de kendini gösterebilmektedir. Bowlby bu sorunların ortaya çıkışında önemli bir etken olarak bebek ve ona bakım veren kişi arasındaki yakın duygusal bağın eksikliğini görmüştür (Bowlby, 1969/1982).

Bağlanmanın işlevleri bebeğin davranışında açıkça görülmektedir. Bebek herhangi bir nedenle sıkıntılı olduğunda ya da korktuğunda özellikle bağlanma kişisine yakınlık arama-yakın olma eğilimindedir. Bakıcı, böyle zamanlarda bebeğin rahatlamak ve kendisini yeniden güvende hissetmek için geriye dönebildiği bir güvence üssü işlevi görür. Dahası, bakıcı, keşif gibi bebeğin bağlanma dışı davranışlara girebilmek için zaman zaman ayrılıp geri döndüğü güvenli bir sığınak işlevi görür. Bowlby’e göre, yakınlığı koruma, güvenli üs ve güvence üssü bağlanmanın üç tanımlayıcı özelliği ve bağlanma ilişkisinin üç temel işlevidir.

Bowlby bağlanma sisteminin tek amacının fiziksel yakınlık kurmak olmadığını belirterek; bebeğin çevresini keşfetme sürecinde güvenlik hissi yaşamasının ve güvenilir bir dayanağının olduğunu bilmesinin daha önemli olduğunu ileri sürmüştür (Bowlby, 1973). O, güvenilir bir dayanağa sahip olmanın kişinin kendisini iyi hissetmesi, kendisi ve diğerleri için olumlu bir model geliştirmesi ve çevresini keşfetme süreci boyunca riskli eylemleri gerçekleştirebilmesinde temel bir yapı oluşturduğunu ve kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulamaktadır.

Bağlanmanın güven vericiliğini tatmış olan çocuklar anneleriyle/bakıcılarıyla ilişkilerine dayanıp bel bağlamayı öğrendiklerinde, bu özelliklerin başka ilişkilerle sağlanabileceği olumlu ve kalıcı beklentiler geliştirirler. Güvenli ve iyi bağlılık kurmuş çocukların gözünde ilişkiler tatmin edici ve yararlıdır. Oysa yaşamlarının ilk dönemlerinde iyi bir bağlanma duygusu tadamamış çocuklar, kaygılı ve aşırı bağımlı bir duruma gelebilir ve karşılanmamış beklentilerinin olumsuz yükünü sonraki ilişkilerine taşıyabilirler (Thompson, 1999; Belsky, 1999). Bu çocuklar kronik yalnızlık, kimseye güvenmeme, değersizlik, başkalarıyla tutarlı ilişki kuramama gibi önemli psikolojik sorunlar yaşayabilirler.

Araştırmalara göre ilk deneyimlerin yetersizliğinin kalıcı sonuçları çok yönlü ve karmaşık da olabilir. Bu tür çocuklar bir şeye kendilerini tam olarak vermekte ve ilişkilerine güvenmekte ömürlerinin sonuna kadar sıkıntı yaşayabilirler. Araştırmalar, ilk bağlılığın niteliğinin, bireyin yetişkinlikteki ilişkilerde ve benlik gelişiminde nasıl bir tutum takınılacağını bilmediği durumlarla karşılaştığında nasıl davranacağını belirlediğini göstermektedir. Yani ilk ilişkiler, sonraki ilişkilerin birer şablonu gibidir. Bowlby’e göre yetişkinlikte dinamik bir kişilik yapısı ve insan ilişkilerinde yeterlilik ve olumlu tutumların temeli çocuklukta atılmaktadır (Destekleyen araştırmalar için bkz. Weiss, 1999; West & Adrianne, 1994). Yetişkinlikte de birey, özellikle stres altında olduğunda bağlanma figürüne yakın olmak ister. Bu bağlanma figürüyle ilişkisinde güven ve rahatlık arar ve bağlanma figürü bireye özgürce çevreyi keşif imkânı sağlar. Bağlanma ilişkisi gönülsüz ayrılıkları da protesto eylemleri içerir; birey bağlanma figürünün kaybına yasla tepki verir. Eşini kaybeden kişilerle yapılan araştırmalar bu yetişkinlerin çocukluktaki protesto tepkilerine benzer davranışlarda bulunduklarını göstermiştir. Bu davranışlar kaybedilen kişiyi arama, ağlama, anıları çağırma, huzursuzluk ve yas durumlarını içerir.

Kaynak: Öğr. Gör. Akif HAYTA. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. Anneden Allah’a: Bağlanma Teorisi ve İslâm’da Allah Tasavvuru. Değerler Eğitimi Dergisi. 2006, 4 (12), S.32-36