catisma2.jpgTürk toplumu olarak, “erkek bir toplum” olmamız dolayısıyla, meclisten sokaktaki vatandaşa kadar çatışmalarımızı şiddet yoluyla çözme hevesi medya tarafından da ağır çekimlerle defalarca tekrarlanıp desteklenince, bu konuda zihinlerimizdeki model sayısı oldukça fazlalaşmaya başladı. Her ne kadar son zamanlarda bazı reklam filmleriyle bu yönümüzle dalga geçilse bile biz yine de çatışmalarımızı bildik yollarla ‘erkekçe’ hallederiz(!) Çatışma insanoğlunun hemcinsleriyle iletişim kurduğu ilk çağlardan beri varolan bir olgu olmakla beraber günümüzde daha şiddetli ve yön değiştirmiş şekliyle karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar arası ilişkiler karmaşıklaştıkça, yaşanılan iletişim problemlerinin çözümü de karmaşıklaşmış ve çözüm arayışları yeni tekniklerin geliştirilmesini sağlamıştır. İnsandaki ‘ego’nun(ene) doyumsuzluğu ve sadece kendisi için endişe duyma özelliği(hodendiş) ilişkilerindeki uyumsuzluğunu giderek arttırmaktadır. 

İnsanın fıtratına ilişkin bazı ipuçları çatışmaların kaynağı konusunda bize rehberlik yapabilecek özelliktedir: Her insanda az çok hakikati arama meyli mevcuttur ve insanlar genellikle doğru olanı yapmak isterler. Ancak karşılaşılan sorunlar mutlak doğru ve yanlışların tespit edilemeyeceği kadar karmaşık bir yapıya bürününce; herkesin -farklı düzeyde olmak kaydıyla- egosu da olduğuna göre, tercih edilen çözüm önerilerinde kaçınılmaz olarak farlılıklar olacaktır. Bu farklılıkların yönetiminde kullanılan yöntemlerin etkililik derecesinin kalitesi, bireylerin çatışma konusuna bilinçli yaklaşımının olup olmamasına bağlıdır. Halbuki J. Bonstingl’in belirttiği gibi; “hayat birbirine zıt kutuplardan değil, biri diğerine zenginlik ve anlam katan kutupsal zıtlıklardan oluşur.” Bu gerçek dikkate alınmadığı zaman farklılıklar ve uyuşmazlıklar bireylerin tutum ve davranışlarının olumsuz etkisiyle yıkıcı çatışmaya dönüşebilir.  Bunda bireyin üç temel psikolojik ihtiyacının giderilmemesi etkili bir unsur olarak karşımıza çıkar: Bunlardan birincisi değer verilme ihtiyacının karşılanmaması, ikincisi kendi yaşantısını kontrol edebilme arzusunu gerçekleştirememesi, üçüncüsü de kendini beğenme sevdasına yenik düşmesidir. Karşı tarafın psikolojik temel ihtiyaçlarını dikkate almadan sergilenen tutumların çatışmaya dönüşmesi kaçınılmazdır. Farklılıkların çok çabuk ayrılık sebebi olarak algılandığı ülkemizde bu konuda sıkça polemikler yaşanmaktadır.

1999 yılında ‘Okullarda Çatışma Yönetimi’ üzerine Gazi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre çatışma nedenlerinin %19.5’inin yetersizlik ve bilgisizlikten; %15.4’ünün bilgi, eğitim ve kültür farklılığından; %11.7’sinin baskı ve kendini kanıtlama çabasından; %8.5’inin iletişim yetersizliği yada bozukluğu; %8.1’inin taraflı davranmadan; %6.5’inin politik farklılıklardan; %4’ünün fiziki kaynak ve mekan yetersizliğinden… kaynaklandığı görülmüştür(E.Karip.Çatışma Yönetimi,s.170). Her insan öncelikle kendi ilgi ve ihtiyaçlarının doyurulmasını arzu edeceği için, taraflar arasında bilgi, eğitim ve kültür farklılıklarının olması sonucu farklı davranış tercihlerinin ortaya çıkması da çatışmanın en temel nedenleri arasındadır.

Çatışmalarda yaşanılan en yoğun duygulardan biri olan kızgınlık yapıcı bir biçimde ifade edilebildiği zaman pozitif enerjiye dönüşebilir. O bizi yönetmeden, kızgınlığı biz yönetmek istiyorsak en başta yanlış anlaşılmaların ortadan kaldırılması için kızan kişinin nedenlerine ait varsayımlarını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Kızgınlığın nedenini karşı tarafın anlayıp, saygınlığına yönelik tehdit oluşturmasına fırsat vermemek için açık ve net olmak gerekir. Sözel ifadelerin ve vücut dilinin uyumlu ve tutarlı olması gerekir. Kızan kişinin karşı tarafa açıklama borcu vardır; kızgınlığın gerekçesi mantıklı olarak belirtilmelidir. Kızgınlığı ifade ederken; karşı tarafı aşağılayıp tahrik etmekten, küçük düşürmekten sakınılmalıdır. Daha sonra pişman olunacak davranış ve sözlerden kaçınılmalıdır. Kızgınlık karşı tarafa üstünlük gösterme yerine, konunun üzerine gitmek ve problemi çözmek için kullanılmalıdır. Kızgınlık karşı tarafta tedirginlik oluşturacağı için, ölçülü olmakta fayda vardır. Kızgınlık ifade edilerek olumsuz duygulardan uzaklaşılabilir; ancak kızgınlığa takılıp çözümden uzaklaşmak zararlıdır. Genellikle kızgınlık duygusu problemin çözümünde kilit olan kişiye yönelik olacağı için pozitif duyguları ifade etmek çözümü kolaylaştırabilir. Sonuçta varılan çözümü ve başarıyı birlikte kutlamak sonraki çatışmalar için güven verir.

Kendini savunmak ve saygınlığını korumak isteyen insan, duygularını toplumsal olarak kabul edilebilir biçimde ifade etmelidir. Buna ‘müspet hareket etmek’ de diyebiliriz. Bunun yanında dinlemek, karşı tarafın duygularına nüfuz edebilme açısından çok önemlidir. Yalnız konuşma sırası beklemek için sessiz kalmak etkili bir dinleme şekli değildir. Eleştirilere karşı saygınlığı korumak, savunma için haklı gerekçelerin zayi olmasını engelleyeceği için; her zaman itidalli olmakta fayda vardır. 

Kişi kendisinin ve karşı tarafın ilgi, ihtiyaç ve çıkarlarına verdiği değerin önem derecesine bağlı olarak çatışma yönetimi stratejisi (çözüm yöntemi) belirlemiş olur. Kendisine ve karşı tarafa yönelik ilgisi yüksek olan kişi ‘entegrasyon’u yani işbirliğini sağlamış demektir. Ülkemizde geleneksel bürokratik anlayışın hâkim olması dolayısıyla herhangi bir çatışma anında astlar üstlerinin ilgi ve ihtiyaçlarına ‘boyun eğme’ eğilimi gösterdikleri için, çözüm konusunda ortak bir tavır geliştirme olasılığı da ortadan kalkmış olur. Bir de çatışma ‘hükmetme’ stratejisiyle çözümlenmişse, hükmedilen tarafın moral ve verimliliği önemli ölçüde düşecektir. Bu anlayış ise uzun dönemde örgüt iklimini olumsuz yönde etkileyecektir. Çatışmalarda tarafların duygusallıktan uzak bir şekilde konuya yönelmeleri rasyonel çözüm üretebilmeleri için zaruri bir ihtiyaçtır. Kızgınlık anında duygusallığı ön plânda tutan bir toplumsal yapıya sahip olmamız dolayısıyla, kuruma ait bir konuyu kişisel mesele haline getirme alışkanlığını terk etmeliyiz. Gerçekte ise biz meslekî rolümüzü sergilerken çatışma yaşıyorsak, bu boyutu aşmanın geçerli hiç bir izahı olamaz.

Batılı pek çok entelektüelin benimsediği, fakat kökü Aristo ve diğer büyük Yunan düşünürlerine dayanan dünyayı mantıksal kutuplar olarak algılama yanılgısı; zıtlıkların tüm kontrolü ele geçirmek için birbirleriyle sürekli savaş halinde oldukları düşüncesini yaygınlaştırmıştır. “İki tarafın da birbirlerine karşı üstün olma çabası; hayatı her çatışma anında sadece kuvvetli olan tarafın hayatta kalabildiği bir yarış hâline sokar.”(J.Bonstingl, Kalite Okulları, 22).  Hâlbuki Japon düşünürlerden olan Ishikawa “iş ve özel hayattaki başarının sırrının sadece kazanılan paranın miktarında değil, işini en iyi şekilde yapmanın verdiği tatminde, diğer insanlarla iş birliği yapıp başkaları tarafından tanınmış olmaktan doğan mutlulukta ve kişisel büyümenin neşesinde bulunduğunu” ileri sürmektedir. Eğer kişisel doyuma ulaşmak ve kendimize bir iyilik yapmak istiyorsak çatışmalarımızı daha bilinçli yollarla çözmemiz gerektiği gerçeğini kabul etmek zorundayız. Türk usulü ‘erkekçe’ çözümler toplumsal şiddeti arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Zeki KARATAŞ / Sosyal Hizmet Uzmanı