cocukta_dini_duygu.jpgDinî gelişim psikolojisi derken, önce gelişme ve dînî gelişme kavramları hakkında kısa bilgi vermekte fayda vardır… Gelişim kavramı, psikolojinin temel kavramlarından biridir. Psikoloji, organizmayı incelerken psikolojik olayları bir, “burada ve şimdi” ilkesine göre bir zaman kesiti içerisinde, kısa zamanlı incelemelerle ele alır; bir de bu olayları birbirleriyle bağlantılı, sebep-sonuç ilişkilerinin zincirleme bir şekil arzettiği uzun bir zaman dilimi veya süreci içinde inceler. İşte gelişim bu ikinci neviden bir incelemeyi gerektirmektedir. Öyleyse nedir bu gelişme? Gelişme, organizmada (Veraset -Çevre- Zaman) formülüne göre meydana gelen büyüme ve olgunlaşma istikametindeki değişmelerdir denebilir. Bu tarifle bedenî gelişme konusunu anlamak mümkündür, fakat rûhî gelişmeyi anlamak ve anlatabilmek için, biraz daha farklı bir tarif yapmaya ihtiyaç vardır: Gelişme, beden ve ruh yönünden organizmanın kendisinden beklenen faaliyetleri yapabilmesi için, geçirmiş olduğu merhalelerdir. Buna göre dînî gelişme de, kişinin çocukluktan itibaren dînî hayatının, basitten mükemmele doğru geçirmiş olduğu değişim süreci veya süreçleridir.1

I. Çocukluk Çağı

A. Okul Öncesi (0-6 Yaş)

Duygular, çocuğun doğuştan getirdiği özellikler ve istidatlar arasındadır. Ancak bu duygulardan bazıları hemen kendini gösterirken (açlık, susuzluk gibi), bazıları da gelişim süreci içinde zamanla ortaya çıkar. Aslında bütün istidat ve özellikler çocuğun yaratılışıyla (ana rahmine düşmesiyle) birlikte bir kuvve (potansiyel) halinde yani bir tohum durumundayken, gelişim için filizlenmeye ve kendini göstermeye başlar. Bir tahıl bitkisinin gelişim seyri ile bir meyve ağacının gelişim seyri bir değildir. Birincisi altı-yedi ayda bütün gelişim sürecini tamamlarken, ikincisinin semere verebilmesi için, altı-yedi sene gerekebilir. İnsandaki bu istidat ve özelliklerin her biri ayrı ayrı gelişim sürecine tâbidir. Biri önce, diğeri daha sonra, bir diğeri ise çok daha sonraları gelişip ortaya çıkabilir. Bu açıdan duyguları ortaya çıkış sırasına göre:

1- Basit ve bencil duygular,

2- Diğergâm veya sosyal duygular,

3- Yüce ve aşkın duygular, şeklinde tasnif edebiliriz. İşte din duygusu, bu yüce ve aşkın duygular arasında yer alır. Bu bakımdan da ortaya çıkması geciktiği gibi gelişim süreci de hayli uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır.2

Bu duruma göre, çocuğun dînî gelişim sürecini; “dînî tezâhürlerin görülmesi nisbetinde, çeşitli yaşlarda ve çağlarda ne gibi değişiklikler ve özellikler kendini göstermektedir?” sorusuna cevap bulacak şekilde takip etmek gerekecektir.

Çocuğun bebeklik dönemi boyunca, (0-2 yaş) dînî tezahürlerle pek karşılaşılmaz. Ancak yürümeye ve birer-ikişer kelimelik cümlelerle konuşmağa başladığı zaman, bazı dînî davranışları taklit etme gayreti içine girdiği görülebilir. Namaz kılan, dua eden büyükleri görünce, onlarla beraber aynı davranışları şekil olarak yapmaya çalışması, çok basit olarak dînî tezahürlerin ortaya çıkmağa başladığını düşündürebilir.

İlk çocukluk çağı denilen (2-6 yaş) dönemde ise, daha belirgin bir dînî hazırlık göze çarpar. Üç yaşlarından itibaren taklidin yanında duygusal planda da dînî hayata bir katılım söz konusu olmaya başlar.3 Bu çağın belirgin psikolojik özelliklerini göz önüne alırsak, çocuğun dînî gelişim seyrini de anlamak kolaylaşacaktır. Bu çağda çocukta, taklitçilik, animizm, antropomorfizm, egosantrizm, inatçılık, olumsuzluk, müşahhas düşünce, asosyallik ve meraklılık (soru çağı) gibi duygusal ve zihinsel özellikler hâkim durumdadır. Çocuğun kendini çevresine kabul ettirmeye ve “ben de varım”, demeye çalıştığı bu çağa “müstakil olma veya bağımsızlık devresi” de denir.4

Gerçi bu özellikler, okul öncesi çağının bütün zaman dilimi içerisinde, süre, oran ve yoğunluk bakımından farklılık arzederler. Ancak bazıları daha çok sürekli, bazıları ise geçici fakat daha çok etkili ve yoğun olarak karşımıza çıkarlar. Genellikle duygusal olanlar geçici ve yoğun, zihinsel olanlar devamlı fakat fazla belirgin olmayan özellikler olarak yaşanır.

Şimdi bu özellikler üzerinde ayrı ayrı duralım:

1. Taklitçilik:

Çocuk bu çağda gözleri ile bir kamera, kulakları ile de bir ses kaydedicisi gibi olayların gözlemini yapar, onları taklitle uygulamaya çalışır. Duygusal yönden buna arzuludur, bundan zevk alır; zihinsel bakımdan da henüz tenkit çağına ulaşmadığı için, kendine verilenleri aynen taklit etmeğe çalışır. Dil gelişmesi, birtakım davranışların şeklen öğrenilmesi gibi hususlar da, bu özelliğin çok büyük bir fırsat olarak değerlendirilmesini icap ettirir. Çocuk bu çağda, kendisine anlatılan, söylenen her şeye inanmaya yatkın ve şüpheden uzak bir şekilde almaya hazır durumdadır. Duygusaldır, akılcı değildir.5

2. Animizm:

Bu terimin psikolojideki manâsı; bütün varlıkların canlı, şuurlu ve iradeli olarak kabul edilmesi, hareketlerinin, davranışlarının, duruş veya durumlarının buna göre değerlendirilmesi, yorumlanması demektir. Çocuk oyuncak bebeğiyle oynar, onunla konuşur, yemek yedirir vs. Ona göre bulutlar kendi iradesiyle uçuşur, ırmaklar kendi isteğiyle aşağı doğru akar, dağ, taş, ağaç, bitki ve hayvanlar insan gibi şuurlu ve iradeli varlıklar olarak çocuğun dünyasındaki yerlerini alırlar.6 Konuyla ilgili küçük bir gözlemimi burada kaydetmek istiyorum:

Bir defasında üç-dört yaşlarındaki kızımla yol boyunca giderken öteden bir köpek geldi ve bir kenara sindi, yani çişini yaptı. Bunu gören çocuk “Baba, bu köpek niçin tuvalete gitmiyor?” diye sormuştu.

3. Antropomorfizm ve Müşahhas Düşünce

Antropo, insan; morf, şekil; antropomorfizm ise insanşekilcilik demektir. Bu terimin psikolojik manâsı ise; Allah’ın insan şeklinde tasavvur edilmesi demektir. Çocuk bu çağda düşünce seviyesi itibariyle müşahhas düşünme dönemindedir. Müşahhas varlıkları ve konuları kolaylıkla idrak eder, anlar, ancak mücerred varlıkları, mecazî ve mücerret konuları gerektiği gibi idrak edip değerlendiremez, anlamakta zorluk çeker. Onun için, mücerredi müşahhaslaştırır. Allah, âhiret, melek, cin, şeytan gibi mücerret kavramları anlayamadığı için, gözü ile görüp duyu organları ile tecrübe ettiği müşahhas varlık, olay ve durumların yardımı ile bu mücerret konu ve kavramları anlamaya çalışır. Böyle olunca bazen büyüklerin gülmesine sebep olan, durumlar bile ortaya çıkar. Çocuk, çevresindeki yetişkinlere, duymuş olduğu bu dînî ve mücerret kavramları sorar. Söz gelişi, ona Allah’ı anlattığınızda anlayamaz. Onun Allah’ı anlamasına yardımcı olacak, tecrübe dünyasından malzeme olarak en uygunu insandır. Onun için kendisine anlatılan Yüce Varlığı, insana benzeterek anlamaya çalışır. Allah sever, görür, işitir, bilir, yakar gibi tasvirler çocuğa insanı hatırlatır. “Allah büyüktür, her şeye gücü yeter, bizi O yarattı, her şeyi yaratan, yoktan var eden O’dur” dediğimiz zaman O’nun insandan farklı olduğunu hissetse de “ne kadar, nasıl” sorularının cevabını bulmakta güçlük çekecek, yine insanla karşılaştırma ihtiyacı duyacaktır:

“Senden de büyük müdür? Elektrik düğmesine yani anahtarına yetişebilir mi? Kapı ziline basabilir mi?” gibi sorular soracaktır. Çocuğun, bu müşahhas (somut) düşünce seviyesinden zamanla mücerret (soyut) düşünce seviyesine geçmesi ve tenzihî bir Allah anlayışına sahip olması, daha sonraları tedricî olarak kendini gösterecektir.7 Ancak bu konuda, çevre şartlarının ve eğitim tarzının da gelişim sürecini etkileyeceği unutulmamalıdır. Bu bakımdan çocuğun içinde yaşadığı kültürün yapısı; normal gelişim süreci içinde çocuğun şu veya bu yönde bir dînî anlayış kazanmasına, mücerret kavramların müşahhasta takılıp kalmasına veya mücerret düşüncenin gelişerek mücerret anlayışın oluşmasına yardımcı olması mümkündür. Bu sebeple, bir Hristiyan kültür ortamında yetişen çocuğun Allah kavramındaki gelişmesi ile İslâm kültür ortamında yetişen çocuğun, Allah kavramındaki gelişmesi karşılaştırıldığında farklı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu da gayet tabiîdir. Zaten sosyal bilimlerde, farklı kültürlerde yapılan araştırmaların farklı sonuçlar vermesinin mümkün olduğu, bir prensip olarak kabul edilmektedir. Her insan doğuştan aynı imkân, istidat ve özelliklerle gelse de (ferdî farklar saklıdır), çevre şartlarının da şahsiyetin gelişmesindeki belirleyici özelliği sebebiyle kültür farkı kimlik farkını doğuracaktır.

4. Egosantrizm

Ego ben; centre merkez; egosantrizm ise benmerkezcilik” demektir. Çocuklarda egosantrik düşüncenin izlerini onların birçok davranışlarında görmek mümkündür. Sözgelişi aile ortamında biri diğerine bir şey söylese, çocuk o sözün kendisine söylendiğini zanneder ve hemen cevap verir. Sanki orada ondan başka kimse yokmuş gibi veya herkes onunla meşgulmüş gibi düşünür ve ona göre davranır. Meselâ: Babası kardeşine, “kapıyı kapat” dese, ya kalkar o kapatır veya “kapatmıyorum, kendin kapat” diye cevap verir. Sanki babası ve çevresindeki diğer insanlar, hep onun için çalışmakta, bütün işleri o, herkes ne yapıyorsa, ne söylüyorsa onun için yapıyor ve söylüyordur. Yani olayların merkezinde o vardır, her şey onun için olup bitmektedir. Kendisinden başkası, onun için önemli değildir, bu yüzden bencil bir tavır sergiler. Oyuncakları paylaşamaz, her şeye sahip çıkar, benim, benim” diye kimselere vermek istemez. Bu yüzden birtakım problemler çıkabilir.8

Çocuğun bu çağında bu gibi özellikleri dikkate alınarak dînî ve ahlâkî eğitim uygun bir şekilde verilmelidir.

5. İnatçılık ve Olumsuzluk (Negativizm)

Bu çağın belirgin psikolojik özelliklerinden biri de inatçılıktır. Çocuklar neden inatçılık yaparlar? Bunun birtakım sebepleri olabilir. Bir kere çocuk, bu çağında aile ortamında egosantrik düşünce gereği herkesin kendine ilgi göstermesini ister. Çevresindekilerin ilgisini çekemediği zamanlarda, ilgi çekebilmek için inatçılık yapabilir. Ayrıca bağımsızlık arzusunu tatmin etmek ve çevresine kendini kabul ettirmek, bu ailede veya toplumda “ben de varım” diyebilmek için, bu durumu inatçılık şeklinde ve olumsuz tutum ve davranışlarla ifade edebilir. Bu durumda çocuğun inatçılığının, olumsuz tutum ve davranışlarının düzelmesi için, gereken en uygun davranış, çocuğa anlayışla yaklaşmak, onun bu inatçılığını büyütmemek, olumsuz tutum ve davranışlarına karşı, onun maksadını gerçekleştirmesi yönünde gereken fırsatı verecek olursak, zamanla bu tavrın geçeceğini bilerek buna katlanmak faydalı olabilir. Aksi halde çocukla çocuk olunur ve onunla sürtüşmeye girilecek olursa, “Sen kim oluyorsun da bana kafa tutuyorsun, inatçılık ediyorsun, güzellikle olmazsa zorla ben seni hizaya getiririm,” gibi bir anlayışla yaklaşmak meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Bu sebeple, çocukların psikolojisini bilerek onları idare etmek, onların bu gibi çocukça fakat gerçek duygularının tatminine yardımcı olmak suretiyle problemi çözebiliriz. Yani: “Elbette bu ailede sen de varsın, sen de konuşacak, birtakım şeyleri sen de yapacaksın, ancak toplu yaşamanın birtakım kuralları vardır, bunlara da uymak gerekir” şeklindeki bir anlayışla çocukların bu problemli davranışları düzelebilir. İnatçılıkları, olumsuz tutum ve davranışları yerini uyumlu, olumlu tutum ve davranışlara bırakabilir.9

6. Meraklılık

Çocuk bu çağda belli bir seviyeye gelmiş, dünyayı tanımaya, olayların sebep ve sonuç ilişkilerini görmeye ve anlamaya, eşyanın özelliklerini kavramaya başlamıştır. Bu sebeple bazı şeyleri öğrenmekte, tecrübeler edinmekte ve bu arada yeni yeni durumlar, olaylar ve varlıklarla karşılaşmakta, bunlarla ilgili birtakım şeyleri öğrenmek istemektedir. O kadar bilmeye ve öğrenmeye hevesli ve arzuludur ki, bu sebeple bu çağa “soru çağı” da denmiştir. Elbette çocuk, her konuda olduğu gibi dînî konularda da birtakım sorular soracaktır. Bu sebeple çocuğun bu merakını iyi değerlendirmek, ona yardımcı olmak, hayata intibakını sağlamak açısından, gerekeni yapmak yetişkinlere, ana-babalara ve eğitimcilere düşen bir görevdir. Meselâ, çocuk camiyi gördüğünde onun ne olduğunu soracak, onu söylediğinizde minaresini veya câminin ne işe yaradığını vs. sormaya devam edecektir. Namaz kılan, dua eden insanları gördüğünde de onların ne yaptığını, namazın ve duanın manâsını soracaktır. Böylece bilgi açlığını gidermek için soracak, soracak… Hatta çocuk, öyle sorular sorar ki, bunların çokluğundan yetişkinler yorulur, “eeh, yeter artık” da diyebilir veya öyle sorular sorar ki, yetişkinler cevap vermekte zorlanabilirler. İşte bu durumlarda yetişkinler ve eğitimciler sabırla ve teenni ile hareket etmeli telaşla ve başından savmak için rast-gele şeyler söylememelidir.10

Burada bir hususu da belirtmekte fayda vardır: Bu, soruların çok olduğu, çocuğun çeşitli yönlerden hızlı bir gelişim sürecine girdiği dönemdeki sıkıntılı haline, karşılaşılan olumsuzluklar sebebiyle, “üç-beş yaş krizi” de denmektedir.

B. Okul Çağı

Bu çağda çocuk belli bir olgunlaşma seviyesine gelmiş, bedenen ve ruhen okuma ve yazma için gerekli teçhizata kavuşmuştur. Elleri kalem tutmaya ve yazı yazmaya, zihni de birtakım şeyleri öğrenmeye elverişli hale gelmiştir. Tabiî ki bu noktada büyüklerin rehberliğiyle, çocuğun okul hayatına hazırlanması, onlara bu konuda hazır oluş tavrının kazandırılması da önemlidir. Bütün bunlara rağmen çocuk için okula başlama işi, kolay bir şey değildir. Hatta bu, çocuk için bir olaydır, bu sebeple bir nevi okula başlama krizinden de bahsedilebilir. Tecrübelerimizle biliyoruz ki, okula başlama durumunda olan çocukların sıcak aile yuvasından, anne-babanın ve diğer büyüklerin ilgi, şefkat ve merhamet ortamından çıkarak, okulun çocuğa ilk planda yabancı ve soğuk gelen iklimine girmesi, alışması, o ortama uyum sağlaması kolay olmamaktadır. Bu sebepledir ki, bu durumu telâfi etmek için, okula başlamanın ilk günü veya günleri anne veya baba, bazen de her ikisi, yahut hiç olmazsa abi veya ablaların çocukla beraber okula gittikleri, öğretmenin izin vermesi halinde ise, ilk derse veya derslere de iştirak ettikleri görülmektedir. Bir bakıma bu durum, psikolojik bir zarûret olarak ortaya çıkar.11

Çocuk bu ilk hengâmeyi atlattıktan sonra okula alışacak, arkadaşlar edinecek, sosyal yönden hızlı bir gelişme gösterecek, öğretmenini benimseyecek, hatta öyle benimseyecektir ki, öğretmeni anne-babasından önce gelmeğe, öğretmenine olan bağlılığı, güveni anne-babanın önüne geçmeğe başlayacak ve işi “sen, öğretmenden daha mı iyi bileceksin ?” demeğe kadar vardıracaktır. İşte bu noktada, çocuğun dînî gelişmesi açısından öğretmenin rolü üzerinde durulmalıdır. Tabii öğretmenin, çocuğa dînî gelişmesi açısından yardımcı olabilmesi için kendini yetiştirmiş ve bu bakımdan gerekli donanıma sahip olması icap eder. Bu arada sosyal yönden gelişmekte olan çocuğun, davranışlarında belirgin değişiklikler görülecektir. İnatçılık, olumsuzluk, problem çıkarma gibi tutum ve davranışlar yerini uysal, arkadaş canlısı bir tavra bırakabilir. Çünkü genişleyen sosyal çevre ile ilişkilere girerek, sosyal ve duygusal bir gelişmeyle kendini gösterecek ve kendine güveni artacaktır.12

Çocuk bu çağda artık dînin birtakım sorularını daha rahat anlamaya ve öğrenmeğe; ahlâkî konuları kendine göre değerlendirmeye başlamıştır. Hatta estetik zevkleri de bir noktaya kadar gelişmiştir. Hz. Peygamber (sav) bu çağla ilgili olarak, “Çocuklarınıza yedi yaşına geldikleri zaman namaz kılmayı öğretin” 13 buyuruyor. Bu arada çocuğun zihinsel gelişmesindeki müşahhas düşünme özelliği, hâlâ devam ediyorsa da müşahhas düşünceden mücerret düşünceye doğru bir geçiş, bir hazırlık şeklinde değerlendirebileceğimiz bir gelişme de kendini gösterecektir. Artık katı bir müşahhas düşünce safhasından daha esnek, hatta mücerret konuları da bir dereceye kadar anlayabileceği bir döneme girdiği söylenebilir. Tabii bu söylenenler okul çağının ortalarındaki (2.-3. sınıf veya 8-9 yaşları) bir zihni gelişim seviyesi için geçerlidir. Daha sonra (10-11 yaşlarına doğru) müşahhas düşünce dönemi sona ererken, mücerret düşünce dönemine geçiş devresine girmektedir.14

Okul çağının bu devresi artık mesuliyet duygusunun geliştiği, buna paralel olarak dînî konulara da ilgisinin arttığı, dînî bilgileri nisbetinde birtakım dînî uygulamalara giriştiği, okul öncesi peşin ve itirazsız kabullerle yapılan taklitlerin yerini daha şuurlu, benimseyici, işin mahiyetini de kavramaya çalışarak yapılan taklitler almaktadır. Okul çağının sonlarına doğru (11-12 yaş) soyut düşüncenin başladığını hatırlarsak, bütün bunların, gayet tabu bir gelişmenin sonucu olduklarını söyleyebiliriz. Zaten kritik, zihnî gelişmenin henüz yeterli olmadığı bir dönemde, çocuğun büyüklerini idealize ederek, model alarak, onların yanlış veya eksik düşünüp yapabileceklerini aklına getirmeden, onların her söylediğini veya yaptığını doğru, güzel, iyi kabul ederek yapmaya çalışmasının bir sonucudur. Çünkü bu sırada çocuk henüz tenkitçi bir zihin veya zekâya; yani olayları akıl süzgecinden geçirebilecek bir zihnî gelişme düzeyinde değildir. Ancak okul çağının sonlarına doğru zihnî gelişmede mücerred (soyut) düşünce dönemine ulaşılmasıyla tenkitçi düşünce kendini gösterecek, çocuk artık, her söyleneni doğru, her yapılanı uygun görmeyecek; tecrübelerine dayanarak karşılaştığı çelişkileri, yanlışları fark edecek, olayları ve şahısları değerlendirmeye tabi tutacak, akıl süzgecinden geçirerek birtakım sonuçlara ulaşacaktır.15

Dipnotlar

1. Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, İstanbul: Remzi Kit. 1991, s. 331 vd. Erdoğan Fırat, Eğitim Psikolojisi, İzmir: Tin Yay. 1989, s. 15 vd.; Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Ankara: D.İ.B. Yay. 1987, s. 106 vd.; Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara: T,D.V. Yay. 1993, s. 251 vd.

2. Nurettin Topçu, Psikoloji, İstanbul: Kurtulmuş Mat. 1959. s. 542-31: K. Yavuz, a.g.e., s. 26-33: Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Samsun: Sönmez Mat ve Yay. 1993, s. 51-67.

3. Nedâ Armaner, Din Psikolojisine Giriş, Ankara; Ayyıldız Mat. 1980.1. 83: H. Hökelekli, a.g.e., s. 254-255; H. Peker, a.g.e., s. 101-104; Mehmet Emin Ay. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım? Ankara: 1937, s. 12-15.

4. N. Armaner, a.g.e., I, 32-86; H. Peker, a.g.e., s. 103-104; M.E.Ay, a.g.e., s. 15-20,

5. E. Fırat, a.g.e., s. 60; Beyza Bilgin, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara: A.Ü. İlahiyat Fak. Yay. 1983, 94; Hüseyin Peker, Din ve Ahlâk Eğitiminin Psikolojik ve Melodik Esasları, Samsun: Eser Mat. 1991, s. 36-40.

6. Erdoğan Fırat, Üniversite Öğrencilerinde Allah İnancı ve Din Duygusu, Ankara: A.Ü. İlahiyat Fak. 1977 (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s. 34-35. Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara: T. İş Bankası Kül. Yay. 1979, s. 10.

7. N. Armaner, a.g.e., 1. 84; B. Bilgin, a.g.e.. s. 92; Hüseyin Peker. Din Psikolojisi, s. 103; Mustafa Öcal, Din Eğitim ve Öğretiminde Metodlar, Ankara: T.D.V. Yay. 1991, s. 72-74; M.E.Ay, a.g.e., s. 61-63.

8. A. Yörükoğlu, a.g.e., s. 10; N. Armaner, a.g.e., 1, 85; K. Yavuz, a.g.e., s. 173-174; Erdoğan Fırat, Eğitim Psikolojisi, s. 60; H. Hökelekli, a.g.e., s. 264; M.E.Ay, a.g.e., s. 36-38.

9. M.E.Ay, a.g.e., s. 15-16,

10. Mualla Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Ankara: T.D.V. Yay. 1990 s. 76-85; Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, Ankara D.İ.B. Yay. 1985, s. 108 vd.; M.E.Ay, a.g.e., s. 79-81.

11. Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kit. 1987, s. 155 vd.

12. H. Yavuzer, a.g.e., s. 157,162.

13. Ebû Dâvud. Salât, 26.

14. Beyza Bilgin-Muallâ Selçuk, Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Ankara: Akid Yay. 1991, s.75 vd.

15. B. Bilgin - M. Selçuk, a.g.e., s. 76.

Dr. Habil Şentürk, Yeni Ümit Dergisi, Sayı:30, 1995.