sevgimi.jpgKurumuş bir yaprağın yere düşüşü gibi benliğinden kopup ayrılan değersizlik duygusu kendisini aşağılarda hissetmesine neden oluyordu. Zaten insanın en büyük korkularından birisi de sevilmemek durumu değil miydi? İnsan önemsendiğinde, kâle alındığında kendini mutlu hissederdi. Hayata tutunmasını sağlayan denklem, şimdi tersine dönmüştü. “Sevilmiyorum=değersizim” düşüncesi beyninde anlamsız uğultulara neden oluyordu. Tabanı delinmiş çorap gibi atılmıştı. Terk edilmesine bir türlü anlam veremiyordu. Kabul etmekte zorlansa da, gerçek değişmeyecekti. “Anlamalısın, çok zorlanıyorum, ama seni sevemiyorum” demişti sevgilisi. “Sarı renkli çoraplarımı bir türlü sevemiyorum” gibi bir cümleydi bu. Bu kadar basit miydi, sevemiyorum duygusunu ifade etmek? Ancak bir fark vardı, çorap sevilmediğini anlamazdı. Çünkü benliği yoktu.

Yücelttiği, kalbine sığdırmakta güçlük çektiği sevgili bir anda buharlaşıvermişti. Onunla birlikte kendi varoluşunun da anlamını yitirdiğini hissetmişti. Artık yüce bir varlık tarafından sevilmiyordu. Öyleyse insan bir başkasını severken kendisini değerli hissediyordu. Sevdiği kişiyi yüceltiyor, yüce bir varlık tarafından sevilmek ve önemsenmek, kendi varoluşunu değerli kılıyordu. Sevgilisi ile birlikteyken hayat yaşanılmaya değer, güneş parlak, dünya güzel, yıldızlar gizemliydi. Şimdi ise, hayat çekilmez bir hal almıştı. Kendi varlığı ile birlikte, etrafındaki her şey anlamını yitirmişti.

Eskiden her fırtınaya tutulduğunda sığınacağı bir liman vardı. Oysa şimdi deniz fenerleri sönmüş, liman belirsizleşmiş, hatta kaybolmuştu. Okyanusun ortasında yapayalnız kalıvermişti.

Benliği varoluşuyla kıyasıya bir çatışmaya girmiş, kendisini fırlatılıp atılmış bir eşya gibi hissetmesine neden olmuştu. Benliği varoluşu kuran değil, seyreden olmaktan dolayı zaten hep bir çelişki halindeydi. Kendi varlığı ile ilgili hiçbir kararı kendisinin vermemiş olmasından dolayı, varlığında hep bir kusur arar, mükemmel olmadığı için mutsuz olurdu. Mükemmellik tutkusu nedeniyle tüm ilginin üzerinde olmasını istemiş, sevgilisini bunaltmıştı.

İlişkisinin kopma noktasına gelmesinde mükemmellik tutkusunun ruhunda oluşturduğu gerginlik fazlasıyla etkili olmuştu. Yapısı gereği insan istese de, mükemmel olamazdı. Mükemmel olmak için, mutlak olmak gerekirdi. Halbuki insan acizdi, gücü her şeye yetmezdi. Narsisleşmiş benliği bunu bir türlü kabullenemiyordu. Kendisinden başlayarak var  edilmiş her şeye eleştirel açıdan bakma alışkanlığı kusursuzluk arayışından kaynaklanıyordu. Fazla kilolarını, burnunun neden simetrik olmadığını, dudaklarının şeklini, havaların bulutlu oluşunu, yağmurun neden yağdığını, ekonominin kötü gidişini… her şeyi eleştiriyor ve sürekli şikayet ediyordu. Zaaflarını kabullenemiyor, hata yapmamaya çalışıyor ve sevgilisi ile kusursuz aşk yaşamayı hayal ediyordu. Tedirgin oluşu sevgilisinin gözünden kaçmamıştı. İnsan özgürlüğüne düşkün olurdu. Nazenin bir kuş misali çok sıktın mı ölümüne sebep olurdun. Aralarındaki sevginin ölümüne aslında kendisi sebep olmuştu. Zaaflarını kabullenemediği için, olduğundan farklı davranmaya çalışıyordu. Böyle davrandıkça doğal olmaktan uzaklaşıyor, yapmacık hareketleri ile gün geçtikçe sevgilisi ile arasında uçurumlar oluşuyordu.

Kabiliyetlerden değil, zaaflardan korkulmalıydı. Çünkü insan kabiliyetli olduğu alanlarda rahat, kuşatıcı ve bağışlayıcı davrandığı halde; zaaf hissettiği alanlarda ise sıkıntılı, katı ve kompleksli davranabiliyordu. Zaaflarını aşma noktasında erteleyici ve önemsemez tavırları yüzünden uzun süreden beri çevresindekilere sıkıntı yaşatıyordu. Zaafları nedeniyle kimse kendisini suçlamamalıydı. Zaaflar varoluşun vazgeçilmez gerçeklerindendi. Benlik tarafından varoluşta aranılan mutlak özellikler, bir ölçü birimi olması nedeniyle benliğe yerleştirilmiş olan farazi hatlardan başka bir şey değildi. Nasıl ki, yeryüzünde hesaplama yaparken meridyenleri varmış gibi kabul ediyoruz, benliğin de varoluşta aradığı mutlak özellikleri Yaratıcının özelliklerini anlamak için konulmuş farazi hatlar olarak kabul etmemiz gerekmekteydi.

Sevgilisinden ayrıldığı günleri takip eden süreçte, kendisinden nefret etmeye başlamıştı. Nefret eden ve edilen aynı kişi olduğuna göre böyle bir durum insana mahsus olmalıydı. Kuşların böyle bir derdi olamazdı. Hallerinden gayet memnun görünüyorlardı. İnsan bu kanaate benliği sayesinde varıyordu. Nasıl oluyor da benlik kendi varoluşundan nefret edebiliyordu? İnsana rahatsızlık veren ne olabilirdi? Acı çekmesine dayanamıyor, zihni bulanıklaşıyor ve her şeyden nefret ediyordu.

Tüm bu olanlara kendisinin sebep olduğunu kabullenmeliydi. Mükemmellik bir yolculuktu, varılacak hedef değil. İnsan taşıdığı zaafları nedeniyle hataları ile barışık yaşamayı öğrenebilmeliydi. Varoluşsal suçluluk duygusundan ancak bu şekilde kurtulabilirdi. Mutluluğun ise, hiçbir dala sahici olarak konmayacak kadar ürkek olan bir kuş misali olduğunu akılda tutmaya çalışmalıydı.

Zeki KARATAŞ / Sosyal Hizmet Uzmanı