abd.jpgMart ayında Harvard Üniversitesi tarafından organize edilen iki günlük konferansta birçok ülkeden gelen kırkı aşkın uzman, 2008’de başlayıp halen devam eden küresel krize İslamî finansın nasıl bir çözüm sunduğunu tartıştılar. Katılımcıların çoğu, yaşanan krize küresel kapitalizmin geçici bir arızası değil, kapitalist finans/iktisadi sistemdeki temel bir arıza olarak yaklaştılar. Hatta bazıları, krizi Batı medeniyetinin önemli bir kırılma noktası olarak takdim ederken, bazıları da “aydınlanma”dan beri yaygın olan paradigmanın çöküşü şeklinde tanımladı. Bu yazımda, söz konusu konferansta sunduğum “Serbest piyasa çılgınlığı ve insan fıtratı” başlıklı tebliğim ve diğer katılımcılardan öğrendiklerim ışığında öncelikle küresel krizi tahlil edip, İslamî finansın ne derece alternatif olabileceğini tartışacağım. 

Krizin Kısa Tarihçesi

2008 yılında ABD gayrimenkul piyasalarındaki depremle başlayan finansal kriz ABD Merkez Bankası’nın eski Başkanı Alan Greenspan’in tabiriyle tam bir “küresel kasırga”ydı. Mortgage piyasasının çökmesiyle, finansal piyasalarda başlayan güven krizi birkaç hafta içinde küresel boyutta bir trilyon doların üzerinde servetin uçup gitmesine yol açtı. En liberal ekonomik politikaları takip eden ülkeler bile piyasaya müdahaleye mecbur oldu. Gelişmiş ülkelerin hükümetleri halkın vergilerini kullanarak söz konusu krizi aşmak için uğraştı. Krizden sonraki birkaç hafta içinde, hükümetler farklı şekillerde küresel piyasaya 2,4 trilyon dolar enjekte etmelerine rağmen kasırga büyüyerek devam etti. Meşhur iktisatçı Jeffrey Sachs, kasırganın sadece ABD’ye maliyetinin 15 trilyon dolara ulaşacağını tahmin etti.[1] Kısacası, ABD’de finansal kriz olarak başlayan kasırga çok geçmeden küresel bir boyut kazanarak büyük bir ekonomik krize dönüştü. Hem Avrupa hem de Uzakdoğu’nun zengin ülkelerini kasıp kavurdu. Yeryüzünde bir şekilde zarar vermediği insan bırakmadı. Kapitalizmin geleceği konusunda ciddi soruları gündeme getirdi. 1843’ten beri serbest piyasa kapitalizminin sözcülüğünü yapan Economist dergisi bile Ekim 2008 sayısında kapitalizmin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu kabul etti.

Küresel Kasırganın Kökeni

Küresel kasırga, serbest piyasa ekonomisinin arkasındaki “görünmez el”in bir kez daha felç olduğunu gösterdi. Piyasayı devletin yardım eline muhtaç kıldı. Oysa, Adam Smith’ten beri serbest piyasa kapitalizmini savunanlar “devlet gölge yapmasın yeter, başka ihsan istemeyiz” diyorlardı. Serbest piyasa elinin nasıl felç olduğunu anlamak için kasırgayı kaçınılmaz kılan kriz öncesi gelişmelere bakmak gerekir.

Oy hırsıyla hareket eden siyasîler, kâr hırsıyla hareket eden kapitalist girişimciler ve zevk hırsıyla hareket eden tüketiciler kasırgayı kaçınılmaz yaptılar. Popülist politikalar takip eden siyasîler, 1990’larda başlattıkları de-regülasyon politikalarıyla finansal piyasaları kendi haline bıraktı. Devlet denetimi minimum seviyeye indi. Rasyonel girişimcilerin piyasayı en etkin şekilde işleteceği görüşü, finansal piyasalarda tam anlamıyla uygulanmaya başlandı. Merkez Bankası, kredi kuruluşlarının verdiği konut kredilerine güvence vererek onlara destek çıktı. Arkasını ABD hazinesine dayanan kapitalist girişimciler piyasaya trilyonlarca dolar kredi sürdü. Öyle ki, Fannie Mae and Freddie Mac adlı iki kredi kuruluşunun garantör olduğu konut kredisi miktarı 6 trilyon dolara ulaştı. Buna küresel finans piyasasına sırtını dayamış diğer finans kurumları da dahil oldu. Bankalar, bireylerin geri ödeme gücüne bakmaksızın herkese kredi açtılar. Hiç peşinat ödemeksizin ev sahibi olma imkânı sundular. Daha sonra, bu riskli borçlanma senetlerini, kredi değerlendirme kuruluşlarının sözde güvencesiyle küresel piyasada sattılar. Böylece önüne geleni ikna edip, kredi verdikten sonra, karı kasalarına koydular. Riskli borçlanma senetlerini ise başkalarına aktardılar.

Öte yandan, “hayat eğlencedir” felsefesini benimsemiş zevk hırsıyla hareket eden tüketiciler, yıllardır rüyasını gördükleri şeyi gerçekleştirme fırsatını yakalamıştı. Çok düşük faizle ve hiç peşinatsız ev sahibi olabileceklerdi. Hem de geçmiş kredi tarihlerine bakılmaksızın. Elbette bu fırsat kaçırılmazdı. Nitekim, çoğu da kaçırmadı. Herkes ev sahibi olmaya başladı. Bir evi olanlar ikinci evi aldılar. Evi küçük olanlar, büyüttüler. Neticede konut fiyatları artan taleple beraber yükselişe geçti. Öyle ki, birkaç sene içinde, birçok yerde, gayrimenkuller iki kat, hatta daha fazla değer kazandı. Fiyatlar yükseldikçe, mülk sahipleri kendilerini zengin hissetmeye başladılar. Potansiyel servetlerine güvenerek (servet etkisi) harcamalarını artırdılar. Birçokları bankalara gidip gayrimenkullerinin artan değeri karşısında kredi çekti. Kimisi bu paralarla yat aldı. Kimisi LCD ekran TV aldı. Kimisi arabasının modelini yeniledi. Kimisi, tatile çıktı. Hasılı, herkes adeta bir tüketim yarışına girdi. Peter Ubel’in tabiriyle tam bir ‘serbest piyasa çılgınlığı’ yaşandı. Birkaç sene boyunca bu çılgınlık devam etti. Konut fiyatları yükseldikçe yükseldi; alan memnun, satan memnundu.

Suni talep artışıyla şişirilen fiyatlar elbette ilelebet süremezdi. ABD’nin Irak’taki hesapları ters gidip artan petrol fiyatları ve askerî harcamalar ekonomiyi olumsuz etkileyince balon patladı. Kolayca aldıkları kredilerle lüks evler alıp keyif çatanlar, gayrimenkul piyasasında başlayan krizle, borçlarını ödeyemeyince, kapitalistlerin kâr hayalleri kâbusa dönüştü. Her ay yüz binlerce ev sahibi, anahtarı bankalara teslim edip, evlerini boşalttı. Öyle ki, yüz binlerce dolara satılan bazı evlerin değeri on binlere düştü. Hatta bankaların elinde kalan bazı evlerin değeri on binin altına bile düştü. Bankalar kendi elleriyle inşa ettikleri kredi kulelerinin enkazı altında kaldılar. Kasalarında tuttukları trilyonlarca dolar değerindeki “değerli kâğıtların” birden değersiz hale gelmesinin şokunu yaşadılar. Başta Fannie Mae and Freddie Mac olmak üzere, bir zamanlar ‘bin yıl daha yaşar’ denilen dev gibi kuruluşlar iflas bayrağını çekti. Yüz yıllık geçmişi olan Lehman Brothers, Merill Lynch gibi dev firmalar birer birer devrilmeye başladı. Kriz çok geçmeden tam bir kasırgaya dönüştü. Bütün dünyayı tesiri altına alıp küresel boyut kazandı. Öyle ki, kapitalist sistemin kıyameti olacak diye kehanette bulunanlar bile oldu.

Kapitalizm Ve İnsan Fıtratı

Kapitalizmin sonuyla ilgili kehanetler bu sefer de tutmadı. Uygulanan Keynesyen politikalar olumlu sonuç vermeye başladı. Başta ABD olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkeler krizi aşmak üzereler. Ancak, yapılanlar kalıcı olmaktan ziyade geçici çözüm sunuyor. Bu da benzer krizlerin tekrar tekrar yaşanmasını kaçınılmaz kılıyor. Kanaatimce, yaşanan kriz finansal piyasadan ziyade kapitalist sistemin insan fıtratıyla ilgili yanlış öngörülerinden kaynaklandı. Dolayısıyla kalıcı çözüm ancak söz konusu önyargıların düzeltilmesiyle mümkün. Doğrusu, kapitalizmin başarısı insan fıtratını kısmen tanıyıp, ona uygun hareket etmesiyle açıklanabileceği gibi, başarısızlığı da insan fıtratının bazı yönlerini inkâr veya ihmal ederek yanlış varsayımlar yapmasına bağlanabilir.

Kapitalizmin üretim ve tüketimdeki başarısının en önemli sırrı, insan fıtratındaki bazı gerçeklere dayanmasıdır. (Aynı şekilde, sosyalizmin başarısızlığı da fıtrata aykırı hareket etmesiydi.) Kapitalizm, insan fıtratındaki nefis ve enaniyet (ego) hakikatini kavramış. Esaslarını bu hakikate dayandırmış. Söz konusu fıtrî gerçeklerle uyumlu olduğu için “piyasa mekanizması”nı benimsemiş. Kapitalizmin babası kabul edilen Adam Smith, piyasa sistemiyle ilgili meşhur “görünmez el” (invisible hand) tabirini insan fıtratındaki “menfaatperest/kendi menfaatini düşünen” (self-interest) hakikatine dayandırıyor: “Masamızdaki yemeği, köşe başındaki kasap, bakkal veya fırıncının iyilik yapma arzularına değil, onların şahsî menfaat duygularına borçluyuzdur.”[2] Bu anlamda “self” insanın egosuna, “interest” ise nefsinin istek ve menfaatlerine tekabül ediyor. Adam Smith’in tabiriyle, şahsî menfaatini takip etme, buna dayalı arz ve talep, “görünmez el” gibi piyasayı en etkin şekilde çalıştırır. Üretimde en yüksek verimi temin eder. Üretilen mal ve hizmetlerin etkin paylaşımını sağlar. Dolayısıyla, devletin elini, güvenlik, adalet gibi sınırlı hizmetler dışında, her şeyden çekmesi gerekir. Kısacası, kapitalist sistem, bireylerin nefislerini harekete geçirerek, şahsî menfaatlerini üstün tutmaya, hazır lezzetleri takip etmeye ve hırsla sürekli daha fazlasını istemeye teşvik ediyor. Bireyin nefsini tatmin için üretim ve tüketimde gösterdiği başarısını kullanıp egosunu tahrik ediyor.

Kapitalist sistem, nefis ve egosunu tatmin etmeye çalışan bireylerin rasyonel kararlar verdiğini varsayar. Başka bir deyişle, kapitalist piyasa teorisine göre, rasyonel olan tüketici faydasını/lezzetini en yüksek yapmaya çalışırken, rasyonel üretici de üretimini/kârını en yüksek yapmak için çalışır. Kapitalist sistem, insanlara hayatın biricik gayesinin eğlence olduğu mesajını verir. Bu gayeye ulaşmak için çalışarak (veya çalarak) zengin olmalarını telkin eder. Bu sistemde yetişen kapitalist üreticiler, kârlarını maksimum kılmak için hem mallarına talebi oluşturmaya hem de maliyetlerini düşürmeye çalışır. Başka bir deyişle, her türlü reklamı kullanarak, tüketicilerin doymak bilmeyen nefislerini galeyana getirip, mallarına talep oluşturken, çalışanlarına prim vererek verimliliklerini artırmaya çalışır. Böylece, kârını maksimum kılmaya uğraşır. “Hayat eğlencedir” felsefesiyle yetişen tüketiciler, nefislerini arzularını tatmin için her türlü zorluğa katlanmaya razı olur. Haftada bir gün eğlenmek için beş gün boyunca durmadan çalışır. Böylece kapitalist sistemde birisi kârını maksimum kılarken, ötekisi tüketimini maksimum kılmaya uğraşır. Arz ve talep “görünmez el” gibi çalışıp hem üreticiyi hem de tüketciyi “sözümona” memnun eder. Dolayısıyla, piyasanın “görünmez eli” en yüksek üretim ve tüketim imkânı sunduğu için, devletin ekonomiden elini çekmesi beklenir.

İlginçtir, 2008 öncesinde “görünmez el” kendisinden beklenilen işlevi yapamadı. Aksine, yasal sınırlar içinde kalarak, piyasa oyunlarıyla başkasından çalan “hırsız el”e dönüştü. Üretmeden tüketmenin yollarına baktı. Kaynakların etkin kullanımını sağlamak yerine, haris çapulcuların eline geçmesine aracılık etti. Piyasa hilesiyle, gayrimenkullerin değerini iki kat gibi gösterip, insanları dolandırdı.

Kısacası, kapitalist sistem, insan fıtratındaki nefis ve egoyu tahrik ederek, üretim ve tüketimde başarılı olduğu gibi, söz konusu hakikatleri kontrol edecek mekanizmalardan yoksun olduğu için de krizleri kaçınılmaz kılmıştır. Yani, lezzet hırsıyla dolu nefis ve şöhret hırsıyla dolu egonun insanın kararlarını yönlendirmesinin ne kadar vahim olduğunu kestirememiştir. Kendi büyüttüğü bu iki canavarın kurbanı olmuştur. Nitekim, ABD Merkez Bankası’nın eski Başkanı Alan Greenspan, insanların fıtraten rasyonel olduğunu varsaymakla hata yaparak krize zemin hazırladığını itiraf ediyor: “Banka ve diğer ticarî kurum yöneticlerinin, şahsî menfaatleri gereği, kendi ortaklarının ve firmalarının değerlerini korumaya ehliyetli olduklarını varsaymakla hata yaptım.”[3] Başka bir deyişle, Greenspan, çok yüksek eğitimli olan aklı başındaki finansal kurum yöneticilerinin, kurumlarını intihara götürecek kararlar vereceğini düşünmediğini söylüyor. Nobel ödüllü iktisatçılardan George Akerlof, “Hayvanî Ruhlar (Animal Spirits)” isimli kitabında akıllı geçinen insanların nasıl da akılsızca hareket edebileceklerini insan fıtratındaki “hayvanî (nefsani)” boyutla açıklıyor. Hayvanî yönü ağır bastığında insanın uzun dönemde kendine zarar verecek kararlar verdiğini anlatıyor. Kapitalizmin mevcut krizini, hatta bütün ekonomik krizleri, bu gerçeği ihmal etmeye bağlıyor.

Küresel Kriz Ve İslamî Finans

İslamî finans kuruluşları küresel krizden en az hasarla çıktıkları gibi, kapitalist finans sistemine alternatif olabileceği konuşuldu. Hatta, Vatikan bile bir yayınında faizsiz İslamî bankacılığı çözüm olarak takdim etti. Hem küresel finans kuruluşları hem de Batılı akademisyenler, 2008’de başlayan küresel krizden sonra, şu sorunun cevabını aradılar: İslamî finans, mevcut sisteme gerçek bir alternatif olabilir mi?

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle İslamî finansı bilmek gerekir. Dünya finans piyasasında yüzde bir gibi marjinal bir hacimle İslamî finansın kısa dönemde alternatif olacağını söylemek hayal olur. Önemli olan, prensipleri itibarıyla, İslamî finansın alternatif olma potansiyeline sahip olup olmadığıdır. Sanıldığı gibi, İslamî finans sadece sıfır faiz prensibine dayalı bir sistem değil. İslamî dünya görüşü üzerine kurulu bir sistemdir. İslam’ın adalet ve hakkaniyet prensiplerine uygun piyasa davranışlarını netice verecek normlara dayanır. Varsayımlarını İslam’ın insan fıtratıyla ilgili anlayışından alır. Serbest piyasa sistemine karşı olmamakla beraber, piyasa çılgınlıklarını önleyecek etik değerler ve yasal kısıtlamalar öngörür. İnsan fıtratındaki nefis ve egoyu kontrol etmeye çalışır. Yattığı yerden para kazanmaya müsaade etmez. Finansal işlemlerin reel ekonomiyle bağlantılı olmasını şart koşar. Riskin paylaşımını esas alır. Kişisel kredilerle bireylerin üretmeden tüketmelerine imkân vermez.

Yukarıdaki değerlerin çoğundan yoksun serbest piyasa kapitalizminde kısa dönemde kârlarını maksimum kılmaya çalışan kapitalist girişimciler ve lezzet hırsıyla hareket eden sefih ve müsrif tüketiciler yaptıkları “öngürülebilir irrasyonel” tercihlerle günümüzdeki krizi kaçınılmaz kıldılar. Bu bağlamda, 2008 finansal krizi, aslında bir “etik krizi”dir. Ancak, kapitalist değerler bireylerin yasal ancak etik olmayan davranışlar sergilemesine neden olmuştu. Thomas Friedman’ın ifade ettiği gibi, bu krizi aşmak için sadece “finansal destek” yetmez, aynı zamanda insanların hırsını bir derece kontrol edecek “ahlakî destek” gerekir: “Bize finansal destek paketleri yetmez, ahlakî desteğe ihtiyacımız var. Piyasalar, etik ve yasal düzenlemeler arasında yeniden esaslı bir denge kurmalıyız. Kapitalizm sürükleyen hayvanî dürtüleri öldürmek istemiyor. Ancak, kapitalizmin bu dürtüler tarafından yutulmasına göz yumamayız.”[4]

1929 yılındaki ‘büyük depresyon’, serbest piyasanın yeterli olduğu tezini çürütüp, devlet müdahalesinin belirli şartlar altında zorunlu olduğunu gösterdiği gibi, 2008 krizi de piyasanın etkin işleyişi için etik değerlerin zorunlu olduğunu göstermiştir. İslamî finansın bu krizdeki başarısı dayandığı etik değerlerden ve paradigma farkından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla, İslamî finansın geleceği, kâr dürtüsüne değil, etik değerler ve İslamî paradigmaya öncelik vermesine bağlıdır. Hem İslamî düşünce sistemini iyi bilen hem de modern finans sisteminden anlayanların gayretlerine bağlıdır. Harvard Üniversitesi’ndeki iki günlük tartışmalar, İslamî finansın potansiyel olarak ümit verdiğini, ancak henüz alacak çok mesafesinin olduğunu gösterdi.

Dipnotlar

[1] 3 Mart 2009 tarihinde NPR radyosuna verdiği röportajda bu tahminini kamuoyu ile paylaşmıştı.

[2] Smith, Adam (1952); “an Inquirity Into The Nature and Causes of the Wealth of Nations”, Chicago, London, Encylopedia Britannica Inc., p.7.

[3] New York Times, 23 Aralık 2008.

[4] Thomas Friedman, New York Times, Editöryel yazısı, 16 Aralık 2008.

Dr. Furkan Aydıner / USA Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi / Zaman 25 Mayıs 2010.