en_gzel_bebek_resimleri.jpgHikâyemizin kahramanı, mesela, yemek pişiren bir anne olsun. Ya da tahtaları oyarak gösterişli işler çıkaran bir oyma ustası, kilim dokuyan genç bir kız, parmaklarını bilgisayar tuşlarına dokunduran bir yazar… Tarlasında domates yetiştiren bir çiftçi de olabilir kahramanımız veya elinde kalem, matematik denklemini çözdü çözecek bir matematik profesörü de. Kahramanımız yaptığı işe öylesine yoğunlaşmış ki, top patlasa duymayacak. Tüm dünyasını istila etmiş elindeki iş. Çalışırken büyük zevk alıyor. Hazzın içinde gark oluyor. Yok, hayır, kahramanımız yaptığı işin neticesinde ortaya çıkacak olanı sergileme düşüncesi taşımıyor şimdilik. “Ben başkası için değil kendim için giyinirim.” diyenlerden. Anne, yemeği kendisi için yapıyor mesela. Oyma ustası el emeği göz nuru işini kimselere göstermeye veya satmaya hiç niyeti yok. Yazarımız, kitabını kimselere okutmayacak. Veya kahramanımız bir adada tek başına yaşıyor olsun isterseniz. O yine de tek kişilik bir gösteriden kurtaramayabilir nefsi emaresini. İnsan denilen varlık, tek başına bile, hayatı kendi için bir gösteriye dönüştürebilir. İnsanın bilinçli benliği insanın bizatihi kendisini seyreden ilk seyircidir çünkü.

Kahramanımız dalıp gitmiş. Fantezilerin içinde kayboldu kaybolacak. Ya da fantezileri tarafından yutuldu yutulacak. Elinden çıkacağı ürünün hayalinden kurtaramıyor yakasını bir türlü. Muhteşem bir kitap olacak, çözülmeyen denklemi o çözecek, domatesler yörenin en tatlı en kırmızısı olacak, evde pişen yemek tam kıvamında olacak, dokunan kilimdeki desen başka kimsenin kiliminde olmayacak.

Hayran hayran seyrediyor hayalinde elinden çıkacağını umut ettiği mahsulü.

Övgüler yağdırıyor hayalinde. Her bir övgü onu daha çok susatıyor. Narsisizmin doruklarında nefessiz bırakıyor ruhunu.

Sonunda, onca uğraştan sonra, matematik denklemi çözülüyor, domatesler kızarıyor, nefis kokulu yemek pişiyor, kilim dokunuyor, kitap yazılıyor.

Hayran hayran seyrediyor kahramanımız elinden çıkan mahsulü.

Elinden çıkan mahsulü seyretmiyor aslında.

Kendini seyrediyor kahramanımız. Yapıp ettiğine hayran olurken kendine hayran oluyor. Benliği, kendisi ile hazla dolup taşıyor. Sadece bu hazla ayakta kalabiliyor. Hayran olunmayacaksa kendini sevemez o.

Kahramanımız Narkisos’a benziyor. Efsaneye göre güzel su perisi Eko, Narkisos’a aşık oluyor ve onun söylediği her şeyi tekrarlıyor. Lakin Narkisos onu reddediyor. Narkisos kusursuz eşi aramayı sürdürürken bir gün nehirde yansımasını görüp âşık oluyor. Ölene dek gözlerini ondan ayıramıyor. Narkisos kendine duyduğu hayranlıkla dona kalıyor, kendi haricinde kimseyle bağlılık kuramıyor.

Kahramanımız daha ileri gitmek istiyor: Hayranlık alanını genişletmek. Kendisi yetmiyor, yetemiyor. Başkaca gözler arıyor kendisinden gayrı. Başka övgülere ihtiyaç hissediyor. Nefessiz kalmış ruhunu başkalarının övgüsüyle ferahlatmak istiyor.

Yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla göklere çıkarılmak istiyor. Ancak bu şekilde varlığını hissedecek, sözde.

Sineğin bal kovanına dalması gibi övgü kovanına dalıyor.

Ne yazık ki, evdeki hesap çarşıya uymuyor. Başkaları övmüyor kahramanımızı. Ona gözlerini kapatıyorlar sımsıkı. Kahramanımız öfkelenmeye başlıyor. Kimsenin onun kadri kıymetini bilmediğinden dem vuruyor. Kimse onu anlamıyor. Bunları çoğu zaman içinden söylüyor bazen de dillendiriyor.

Veya herkes övgüyle bahsediyor kahramanımızdan. Birkaç arkadaşın veya bir apartmanın veya bir mahallenin veya bir kasabanın, ilin veya bir ülkenin -veya dilerseniz bir sınıfın ya da bir okulun tümünün diyelim- övgülerinden geçilmiyor.

Hiçbir insan bir anda herkesin övgüsünü talep etmez. Halka halka genişletmek ister bunu.

Halka halka genişletmenin telaşında övgü dairesini. Her durumu, her ilişkiyi-aşkı bile, her başarıyı övülme fırsatı olarak değerlendirmenin yolunu yordamını öğreniyor gün geçtikçe. Bir sohbeti bile kendini övecek bir noktaya ustalıkla çekmeyi başarıyor zamanla.

Kahramanız kendi imgesine baka baka ölecek bir gün. Önce yaşlanacak elbette. Yaşlandıkça hırçınlaşacak. Ya da ölümcül bir hastalığa yakalanacak. Hastalığına, onu iyileştiremeyen doktorlara lanetler yağdıracak. Veya iyileşmesine vesile olan doktorlara övgüler sunacak. Derin bir minnetin dibine düşecek.

Hiçbir övgü kabrin öte yanına geçemeyecek. Çoktan hiçliğin içinde sonsuza dek yok olup gitmişler çünkü.

Kahramanımız ölecek bir gün. Ruhu bedenine bakakalacak. Cansız bir bedene.

Melekler kahramanımıza şunu soracaklar belki de: “Hayran olunmayı, övülmeyi hak edecek neyin vardı?”

Hayran olunmayı, övülmeyi hak edecek neyimiz var?

Ölümü öldüremeyen insanın, hayran olunmayı ve övgüyü talep etmesi ne tuhaf…

Kendini Beğenmeyen, Safayı Bulur

Bu dünyada iki tür hikâye vardır. Varoluşun bir bahşedilme olduğuna inananlarınkiyle varoluşu kendi kurduğunu sananlarınki.

Kendini beğenip hayran olan ve başkalarına da kendini beğendirmeye çalışanların hikâyesi ile bütün övgülerin O’na ait olduğuna inananların hikâyesi de diyebiliriz buna aslında.

Bu haftaki hikâyenin kahramanı geçen haftaki yazının kahramanının aksine varoluşun bir bahşedilme olduğunu bilmekle kendini bilmiş olur aslında. Hiçliğinin, sonsuz yoksulluğunun, sonsuz acizliğinin farkındadır bir yandan. Varlığının yokluğun içinden çıkageldiğini bildikçe kendine yaklaşır. Bildikçe kendini tanır. Tanıdıkça sonsuz acizliğini bağrına basar.

Bilir ki; sonsuz fakirliği zenginliğidir.

Bir tohum gibi olduğunu bilir. Başında dikili duran ağacın varoluşunu Sonsuz Kudret’ten aldığını bilir.

Kendinden bahis açılmasını sevmez, nefsi sevse de. İnsanların teveccühü, alakası, ilgisi onun ruhunu serinletmez. Övgülerin ruhunu yaraladığının, ağırlaştırdığının, kasvete boğduğunun farkındadır, nefsi ve benliği hoşlansa da bundan.

Bir anlık övülmenin zevkinin süfliliğinin peşinden koşmaz, nefsinin bundan ne kadar haz aldığını görse de.

Kendini insanlara beğendirme, onların ilgisini çekmenin bir köleleşme olduğunu da bilir.

Kendinden sudur etmiş görünen hayırların, güzelliklerin, iyiliklerin, güzelliklerin O’ndan gelip O’na gittiğini bilir.

Tüm övgülerin de sadece O’na olduğunu…

Kendisi için düzülen övgülerin de aslında O’na ait olduğunu, her şeyin O’nun sonsuz kudretinin bir nakşı ve sanatı olduğunu da bilir.

O’nu övmenin onuruyla yetinir. Tüm başarılar, elinden çıkan tüm güzel şeyleri Hakiki Sahibi’ne sunar bir övgü olarak.

Kendisinin övülmesi beklentisine girmez. Övülmeye tenezzül etmeyecek kadar izzetli ve onurludur. Aksini bir zillet, alçalış olarak görür. Övülmeyi hak etme iddiasının O’nun hakkını gasp etmek olduğunu bilir.

Gözü kulağı ve kalbi şu ayet mealindedir: “Sanma ki bu şekilde başardıklarıyla övünen ve yapmadıkları ile övülmekten hoşlananlar azaptan kurtulabilecekler. Onları (ahirette) şiddetli bir azap beklemektedir.” (Ali İmran 188)

Bilir ki, kendisi hiçbir tesiri, etkisi olmayan bir vesiledir sadece. Bilir ki kainat O’nun iradesi altındadır. Bilir ki övülmeye değer her şey O’nun ihsanıdır. Bütün başarıları, bütün elinden çıkan güzel şeyleri O’na sunar. Benliğini ve nefsini dinlemez. Nefsinin övülme talebinin, sahiplenme arzusunun farkındadır. Hayatın en büyük mücadelesini verir: övülmek isteyen nefsini ıslah etmek. Bunu dünyanın en anlamlı işi sayar. Heves ve hevâsının tutsağı olmayacak kadar izzetlidir. Nefsinin kendini övme çabalarına aldanmayacak kadar akıllıdır.

Kahramanımız mesela Bab’Aziz filmindeki prens gibidir. Tunuslu yönetmen Nacer Khemir bu filminde geçen hafta anlattığım Narkisos efsanesine göndermede bulunur. Prens atına atlar, bir ceylanı takip eder. Çölde bir kaynak suyun başında kalakalır. Yansımasını seyrederken kendinden geçer. Ama ne kendinden geçiştir bu. Kendinden hakikaten geçmiştir. Yanında beliren bir derviş ona göz kulak olur. Derken mabeyincisi onu bulur. Gören sanki sudaki yansıması ile temaşa halinde sanır. Derviş ise işin sırrına vakıftır, onlara, prensin ruhu ile temaşa halinde olduğunu söyler.

Prens güya yansımasını seyrediyordur. Prens O’nun yarattığı güzel bir yüzde tecelli eden O’nun isimlerinin güzelliğini seyrediyordur. Varlığının O’nun isim ve sıfatlarına ayna olmaktan öte bir anlamı yoktur. Ayna başkasını gösterir, kendini değil. Hem kendi varlık aynası hem tüm diğer varlık aynaları O’nun isimlerinin tecelligahıdır. Her şey O’nunla ilgilidir.

Prens sudaki yansıyan yüzünde Cemil isminin tecellisini temaşa eder mesela. Yüzünde tecelli eden Munazzım ismini görür ya da.

Prens aksinden yola çıkıp ruhuna doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuğun sonunda da öz varlığına ulaşır.

Prens, Narkisos gibi, kendine hayranlık, övünme, övülme, beğenilme bataklığına batmaz. O’nun sonsuz güzellikteki sanatına ve nakşına hayranlık denizinde selamet ve muhabbetle O’na doğru yol alır. Bu haliyle bir suret olarak kalmaktan da kurtulur, O’nun sonsuz sanatı ve nakşı olma izzetine erişir.

İnsan Olmak Ne Zor…

“Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider.” sözünü (ve bunun gibi başka hikmetli sözleri) başının üstüne asıp her sabah ve akşam bakarak dersini aldığını söyleyen Zamanın Bedii, en önemli hastalıklarımızdan birinin ciddi olarak farkına varıp bununla ciddi olarak da uğraşmış anlaşılan.

Bizler ne yapmalıyız, bilmiyorum ki…

Psikiyatrist Dr. Mustafa Ulusoy