yaslilik12.jpgYaz mevsimi yerini sonbahara ve kışa bırakır. Gündüz biter, akşama ve geceye dönüşür. İnsanın da dünya serüveni çocuklukla başlar, gençlikle devam eder, ihtiyarlık ve ölümle son bulur.

İnsanoğlu bu dünyada misafir olduğu gibi, ona verilen gençlik ve sağlık gibi nimetler de misafirdir. Belki sağlık alanında yaşanan gelişmeler insan ömrünün uzamasını sağladı ancak yaşlanmayı durduramadı.

Doğunun şairi Niyaz-i Mısrî bu durumu bir şiirinde şöyle özetler:

Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,

Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber.

Şairin de ifade ettiği gibi bu vücut ve bu gençlik adım adım ihtiyarlığa doğru yol alır da, içinde olan bizler bunun pek farkına varamayız.

Yaşlılık kaçınılmaz ve geri dönülmez bir süreçtir. Tüm canlılar bu süreçten geçerek ömürlerini tamamlarlar. İnsan yaşlanmaya başladıkça vücut fonksiyonlarında gerileme başlar. Doğumla birlikte insanoğluna bahşedilen sağlık, algılama gücü, davranış kapasitesi ve hafıza gibi insani özellikler zayıflar. Ancak yaşlılık her insanda aynı yıpratıcı etkiye neden olmayabilir. Bazısı gözünün önünü göremez olduğu halde, hafıza kayıtları bilgisayar gibi yerinde durmaktadır. Bazısının keskin kulakları fısıltıları bile işitebilir, ancak sorsanız evladını tanıyamaz, az önce ne yediğini hatırlayamaz.

Dolayısıyla her yaşlının kendine göre bir biyolojik geçmişi, iş deneyimleri ve duygusal yaşamı vardır. Yakınların kaybı, gençlerin öğrenim ve evlenme sebebiyle evden ayrılmasının getirdiği sevgi kaybı, uzun sürmüş iş ve evlilik yaşamının yorgunluğu yaşlıda psikolojik uyum sorunlarına neden olmaktadır. İyi bir aile ortamında bulunma, tatminkâr bir evlilik süreci yaşama gibi toplumsal koşullar kişinin yaşlanma sürecindeki olumsuzluklarını en aza indirmektedir.       

Yaşlılıkta önemli bir sorun da sosyal statü kaybıdır. Tarım toplumunda yada geleneksel aile yapısında ailenin önderi ve saygı merkezi olan yaşlı, şehir yaşamında ve çekirdek aile yapısında tüketici konuma düşmekte ve izole olmaktadır.

Hâlbuki tarihten biliyoruz, ilerlemiş yaşına rağmen üretken olma vasfı hiç bitmeyen pek çok abide şahsiyet vardır. Örneğin, Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı. Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı. Mimar Sinan Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Batılıların bile tekniğine hayran kaldıkları muhteşem Selimiye Camiini tamamladığında ise 86 yaşında olmuştu.

Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler. Çünkü yaşlı bir yada birden çok çocuğu büyütüp gelişmesinin canlı şahidi olmuştur. Bu durum yaşlıya zengin bir içgörü kazandırır. Hayata ve olaylara deneyimlerinin verdiği olgunluk ve rahatlıkla bakar. Bu nedenle bizim kültürümüzde yaşlılık bilgelikle bir tutulmakta “aksakallı ihtiyarlar” her zaman hürmetle karşılanmaktadır.

Ülkemiz adına sevinilecek bir hususu hemen burada vurgulamak istiyorum. Hala geleneksel kültürümüzün bir tezahürü olarak yaşlılarımıza sahip çıkıyoruz. Anayasamızın 60. maddesi yaşlıları koruma görevini her ne kadar devlete vermiş olsa da, halkımızın bu konudaki hassasiyeti yaşlılarımızın aile ortamında bakılmasını sağlamaktadır.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bakıma muhtaç ağır düzeydeki yaşlı ve özürlülerin yakınları tarafından evde bakılmaları karşılığında bir asgari ücret miktarınca bakım yardımı yapmaktadır. Bu sayede yaşlı ve özürlülerimizin insan onuruna yakışır şekilde bakımlarının sağlanması desteklenmektedir.

Ayrıca kimsesizlik, bakıma muhtaçlık yoksulluk gibi nedenlerle kalacak yeri, bakacak kimsesi olamayan yaşlılarımız için de, Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezleri hizmet vermektedir. Gönül arzu eder ki, hiçbir yaşlımız huzurevine muhtaç duruma düşmesin, ama bu da hayatın bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Batı dünyasında yaşlıların giderek yalnızlaştığını biliyoruz. Bu durumun bizim kültürümüze de sirayet etmeye başlamasını endişe ve üzüntüyle izliyoruz. Üretim alanından çekilen ve tüketici olarak da yeterince dinamik bulunmayan yaşlılar, adeta toplumun kıyısına itiliyor. Yaşlanmanın getirdiği doğal bedensel zayıflık, yaşlı insanların utanmaları gereken bir durum olarak sunuluyor ve yaşlı insanın birikimleri kıymetsiz gösteriliyor.

Yaşlıyı toplumun dışına itenler, onun hikâyelerini de kovuyorlar aslında. Yeni nesillere bir önceki neslin hikâyeleri yerine sinema stüdyolarında veya dizi film setlerinde çekilen yeni hikâyeler takdim ediliyor. Nesiller arasındaki süreklilik duygusu aşınıyor.

Hâlbuki çocuklarımızın ve gençlerimizin yaşlılarımızdan öğreneceği çok deneyimler vardır. Her ilişki bir iletişim alış-verişidir ve insan ruhunu yalnızlık duygusundan kurtarır. Dede-torun, nine-torun ilişkisi de hem çocuklarımızın hem de yaşlılarımızın ruhsal durumlarına olumlu katkılar sağlamaktadır.

Hepimiz bir gün yaşlanacağımızı düşünürsek, her bir yaşlıda kendi geleceğimizi görerek, bize nasıl davranılması gerektiğini düşünüyorsak çevremizdeki yaşlılara da öyle davranmalıyız.

Onları saygıyla karşılamalı, gönüllerini hoşnut etmeliyiz. Yaşlıların bilgelik yönlerinden faydalanmalı, hayat tecrübelerini öğrenmeye çalışmalıyız.

“Gençler bilseydi, yaşlılar yapabilseydi” sözünü unutmayarak yaşlılarımızın birikimlerinden güç almalıyız.

İkinci baharlarını yaşayan bütün yaşlılarımızı hürmetle selamlıyorum.

Zeki Karataş / Sosyal Hizmet Uzmanı