degisim2.jpg“Her gün bir yerden göçmek ne iyi!

Her gün bir yere konmak ne güzel!

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş!

Ne kadar söz varsa düne ait

Dünle beraber gitti cancağızım,

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”

MEVLANA

Değişimin bir olay olmaktan çıkıp süreklilik arz eden bir olgu haline geldiği şu günlerde, her canlı organizma gibi insanın uyum çabasını seyretmenin cazibesi sosyologları mest ediyor olsa gerek. “Eskileri farklı gözlerle mi görüyoruz, yoksa dünya gerçekten değişiyor mu?” anlamak oldukça zor olsa da; ‘yeni’nin estirdiği rüzgâr ılık bir meltem gibi düşüncelerimizi yokluyor. Belleğimize gizlediğimiz geçmişimizle bugünleri kritik edemeyişimiz bir ürperti verse de, yüzleşmek zorunda olduğumuz gerçekler sürekli yanı başımızda olmaya  devam edecektir.
Değişime direnmenin pratik bir yararı olmamakla birlikte, yönünü kendi tayin etme fırsatı bulamayanların, durdukları yerin heyelana maruz kalma riski oldukça yüksektir. Her şeyin eskisi gibi olacağı faraziyesi ve değişimin varlığını kabul etmeme duygusuyla, olumlu atılımlar yapmanın enerjisini tükettiğinin farkına varamayan insan, fırsatları göremeyecektir. Günlük sorunlara takılıp, ayrıntılarda boğulup giderken bütün içerisindeki yerimizi göremeyişimizin, eskiye taassup düzeyindeki bağlılığı sadakat olarak takdim etmemizin oyalanmaktan öteye bir yararı yoktur. Bu nedenle değişim ve yeniden yapılanma sürecinde ilk yapılacak iş; ülke düzeyinde ve dünya çapında değişimi hazırlayan nedenleri anlamaya çalışmak olacaktır. ‘Bilgi toplama süreci’ olarak tanımlayabileceğimiz bu süreçte hedef yetersizlik duygusundan kurtulmaktır. Koşulların olumsuz algılandığı durumlarda sağlıklı kararlar verme olasılığı düşük olacağı için belirsizlik ortamlarının yeni heyecanlara dönüştürülmesi gerekmektedir. Mevcut yapı toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyince, yeni arayışların başlaması normal karşılanmalıdır. Bu aşamada “fikri refleks” diyebileceğimiz tepkisel düşünceler değişimin sağlam zeminleri oturması açısından anlamlı bulunabilir.

Her yeni gün, her insan için yeni bir âleme girme fırsatını kendi içinde barındırır.İnsan ömrü boyunca her an değişime muhatap olabilecek bir yapıda yaratılmıştır. Çocukluktan çıkan insan, ergenlik gibi birçok problemi beraberinde barındıran yeni bir döneme uyum sağlayabiliyor; evliliğe ve sosyal hayata alışabiliyorsa değişime uyum noktasında sağlam referansları var demektir. Bireysel olarak her dönemde yenilenen insanın sosyal dünyası da değişime uğramaktadır. Değişim beraberinde uyum sağlamamızı gerektiren pek çok sonucu doğurmaktadır. Organizmamız nasıl bir şekilde değişime ayak uyduruyorsa, sosyal yapımız da gerekli dinamiklerini harekete geçirerek uyum çabası ortaya koyabilmelidir. Toplumun potansiyel dinamiklerine yön verebilmek ise, yerel şartları unutmadan küresel düşüncelere açılmakla mümkün olacaktır.

Değişim için ihtiyaç hissetmemize rağmen, mevcut rahatımızdan taviz vermeme uğruna gelecek adına atılması gereken güzel adımları hep yarınlara erteliyoruz. Aslında Ülkemiz; bir taraftan sanayi toplumunun belli aksaklıklarından kurtulamamış olmasına rağmen, diğer taraftan bilgi toplumu için gerekli potansiyeli içinde taşıması yönüyle, yenilik üretme yeteneğini ortaya koyabilirse maddi manevî kalkınma hızını arttırma şansına sahip olabilecek bir yapıdadır. Değişimi oluşturan güçlerin karşısında direnmek yerine değişime katılmak, hatta önderlik etmek dururken; niçin bu konuda çaba sarf etmeyelim ki? Bilgi toplumunda insanın değeri ve insanlar arası iletişim daha çok önem kazanırken; halen insanın psikolojik ve sosyolojik özellikleri dikkate alınmaksızın kararlar alınması anlaşılamamaktadır. Japon Matsushita’nın 1988’de ABD’li yöneticilere yönelik söylediği şu sözü oldukça anlamlıdır: “Biz kazandık, siz kaybettiniz; biz kazanacağız ve siz de kaybedeceksiniz. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü başarısızlığınız bir iç hastalıktır. Firmalarınız Taylor’un ilkelerine dayandırılmıştır. Daha beteri kafalarınız da Taylorlaştırılmıştır. Katı bir biçimde inanmaktasınız ki iyi yönetim, yöneticilerin bir tarafta, çalışanların diğer bir tarafta; bir başka anlatımla iyi yönetim; bir tarafta düşünen adamlar, diğer tarafta da yalnızca iş görebilen adamlar anlamına gelmektedir. Sizler için yöneticilik, yönetimin fikirlerini yumuşak bir biçimde çalışanların ellerine ulaştırmak sanatıdır.” Bir işletme için geçerli olan bu anlayış toplumu yönetme noktasında da geçerlidir. Artık katı devletçilik anlayışıyla topluma hükmetme zamanı geçmiştir. Yönetici ve yönetilen  şeklinde oluşan ikili ve birbirinden kopuk yapı, bilgi toplumunda bir uzlaşma süreci sonrasında, sınıf bilincinde zayıflamaya dönüşmektedir. Bu nedenle devlet olarak ulusal yada uluslararası düzeyde katılımcı demokrasinin gelişmesini kolaylaştıran önlemlerin etkinliğini arttırabilmeliyiz. Kültürel alanda ise; değerlerin ve davranış biçimlerinin etkileşimi, kültür alışverişi gibi kavramların önündeki engelleri kaldırmalıyız. Herkes inandığı değerleri toplumsal barışı tehdit etmeyecek biçimde rahatlıkla yaşayabilirse değişime inanacağı ve değişiminin içinde yer almanın huzuru ile katılım düzeyini daha çok arttıracağı unutulmamalıdır.