MADDE KULLANIM BOZUKLUĞU

Dünya genelinde hızla yaygınlaşan madde kullanım bozukluğu ruhsal, bedensel, sosyal ve ekonomik zararlara yol açan bir halk sağlığı sorunudur. Farmakolojik özellikleri nedeniyle uyuşturucu ya da uyarıcı etki uyandıran ve yasadışı ilan edilen maddelerin kötüye kullanımı sonucu oluşan bağımlılık, biyopsikososyal açıdan mücadele edilmesi gereken bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Tütün, alkol ve yasa dışı maddelerin kullanımı hem sağlığı bozarak ölüm riskini arttırmakta hem de ekonomik, sosyal, güvenlik ve aile boyutuyla topluma zarar vermektedir (Erbay ve ark., 2016). Bu nedenle bağımlılık yapan maddeleri bulundurmak, satışını yapmak ya da kullanmak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yasaktır (Gündel, 2009). Bu kapsamda Türk Ceza Kanunu’nun 191. maddesinde uyuşturucu ya da uyarıcı madde kullanan bireylerin iki yıldan beş yıla kadar cezalandırılması öngörülmektedir. Ancak 2014 yılında yapılan değişiklikle uyuşturucu suçundan yakalanan bireyler hakkında soruşturma aşamasında ceza davasının açılmasının beş yıl ertelenmesi ve asgari bir yıl denetimli serbestlik tedbiri uygulanması hükmüne yer verilmiştir (Resmi Gazete, 2004). Bu yasal düzenlemeyle birlikte uyuşturucu ya da uyarıcı madde kullanan bireyler, önce tıbbi tedaviye daha sonra ise iyileştirme ve rehabilitasyon programlarına yönlendirilmektedirler. Madde kullanım bozukluğu olan bireylerin yasal zorunluluk gereği dâhil oldukları tüm bu süreçler denetimli serbestlik müdürlükleri tarafından takip edilmektedir.

Maddeyle ilişkili suç işleyen bireylerin denetimli serbestlik sistemi içinde takibinin yapılmasının temel amacı, ceza infaz kurumunun oluşturacağı fiziksel ve psikolojik olumsuzlukları ortadan kaldırarak bireyin toplum içinde iyileşmesini sağlamaktır. Madde kullanmak suç olmakla birlikte bağımlılık boyutuyla da bir hastalıktır. Hasta bireyin cezadan önce tedaviye ihtiyacı bulunmaktadır. Bu açıdan denetimli serbestlik; “mahkemece belirtilen koşullar ve süre içinde, denetim ve denetleme planı doğrultusunda şüpheli, sanık veya hükümlünün toplumla bütünleşmesi açısından ihtiyaç duyduğu her türlü hizmet, program ve kaynakların sağlandığı toplum temelli bir uygulama” olarak tanımlanmaktadır (Yavuz, 2012). Madde kullanım bozukluğu olan bireyler hakkında verilen “denetimli serbestlik tedbir” kararı gereği tedavilerinin takibi ve sosyal uyumları denetimli serbestlik müdürlükleri tarafından gerçekleştirmektedir. Hakkında denetim kararı olan yükümlü on gün içinde müdürlüğe başvurup kaydını yaptırdıktan risk ve ihtiyaçları belirlenmekte, tedavi, eğitim ve iyileştirme çalışmaları planlanarak cezanın infazı başlatılmaktadır (Kubat, 2015). Denetimli serbestlik müdürlüğü iyileştirme çalışmalarına başlamadan önce madde kullanım bozukluğu olan bireyin sağlık kuruluşuna sevki gerçekleştirilir. Sevki yapılan bireyin beş iş günü içinde hastaneye başvurması gerekmektedir. Hastaneye gelen bireyin psikiyatrik değerlendirme ve muayenesiyle birlikte idrar, kan, tükürük gibi numuneler üzerinden testleri yapılmakta, sonuçlara göre tedavi planı hazırlanmaktadır. Sağlık kuruluşlarında işlemi tamamlanan bireylere yönelik denetimli serbestlik müdürlüklerinde bireysel görüşme, grup çalışması ve serbest zaman etkinlikleri gibi eğitim ve iyileştirme çalışmaları yürütülmektedir (Fırat ve Erk, 2019). 2019 yılı eylül ayı itibariyle TCK 191. madde kapsamında tedavi ve denetimli serbestlik hizmetinden yararlanan toplam 74 bin 427 vaka bulunmaktadır (Adalet Bakanlığı, 2019).

Madde kullanımının suç olması nedeniyle yaygınlığını net olarak tespit etmek mümkün olmasa da pek çok kaynaktan elde edilen verilere dayalı olarak tahminde bulunmak mümkündür. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yayınladığı en son uyuşturucu raporuna göre; küresel ölçekte 2017 yılında 15-64 yaş grubunda 271 milyon kişinin, dünya nüfusunun yaklaşık %5,5’inin son bir yılda uyuşturucu madde kullandığı, 35 milyon kişinin de bağımlı olduğu tahmin edilmektedir. Merak ve özenti nedeniyle 12-17 yaş grubunda madde deneme ihtimalinin yüksek olduğunun belirtildiği raporda, 12 milyon 600 bin öğrencinin esrar kullandığına dikkat çekilmiştir. Son on yılda uyuşturucu kullanımında %30 artış olduğu, uyuşturucu nedeniyle 585 bin kişinin hayatını kaybettiği ve hayatını kaybedenlerin üçte ikisinin opiyat (morfin) türünde madde kullandığı vurgulanmıştır. Arz boyutunda ise kokain üretiminin bir önceki yıla göre %25 oranında artarak  bin 976 tona ulaştığı ve sentetik opiyat üretiminde de son beş yılda rekor düzeyde artış olduğu belirtilmiştir (UNODC, 2019). Madde kullanımı konusunda Türkiye’de sınırlı sayıda araştırma olmasına rağmen fikir vermesi açısından Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) tarafından 25 ilde gerçekleştirilen saha çalışması önemli veriler sunmaktadır. Bu araştırmaya göre;  yaşam boyu madde kullanım sıklığı 15-64 yaş grubunda %2,7 ve 15-16 yaş grubunda ise %1,5 olarak belirlenmiştir (EMG, 2014). Güvenlik boyutuyla konu değerlendirildiğinde 2017 yılında bir önceki yıla oranla uyuşturucu olayı sayısı %45,87 (118.482 olay), şüpheli sayısı %48,92 (170.175 şüpheli) oranında artmıştır (EGM, 2018).

Suçun nedenlerini açıklamaya yönelik pek çok kriminolojik teori ve yaklaşım bulunmaktadır. Suçun biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin etkisiyle öğrenilen bir davranış olduğu konusunda birleşen uzmanlar, günümüzde toplumsal değişim ve teknolojik gelişimin de etkisiyle suç işleme oranlarının arttığına dikkat çekmektedirler (İçli, 2013). Dolayısıyla maddeyle ilişkili suçlar; birey, aile, sosyal çevre ve yasadışı madde bileşeninde gerçekleşmektedir. Bireyin yaşı, cinsiyeti, kişilik özellikleri, ruh sağlığı, zihinsel kapasitesi, genetik yapısı, aile özellikleri, yaşadığı sosyal çevre gibi pek çok etken madde kullanımı açısından risk faktörü olabilmektedir. Ancak bireyi çevreleyen risklerin maddeye yönelme durumuna neden olması koruyucu faktörlerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu alanda yapılan pek çok araştırmada; güçlü ve pozitif aile bağlarına sahip olmanın (Polat, 2015; Barret ve Turner, 2006), ruh sağlığının normal olmasının (Bilici ve ark., 2012), yeterli akademik başarıyı elde etmenin (Uzun ve Kelleci, 2018), uyuşturucu kullanımıyla ilgili farkındalığa sahip olmanın (Köse ve ark., 2017), boş zamanlarda yapılandırılmış etkinliklere katılmanın (Ertüzün ve ark., 2016) madde bağımlılığı açısından koruyucu etkiye sahip olduğu vurgulanmaktadır. Kişilik bozuklukları, ruhsal sorunlar, suç işleme gibi bireyden kaynaklanan risk faktörlerinin yanında sağlıksız işlevleri olan bir ailede ve madde kullanımının normal olduğu bir sosyal çevrede yaşama, eğitimi yarıda bırakma, iş ve meslek sahibi olmama gibi risk faktörleri de madde kullanma olasılığını arttırmaktadır (Ögel, 2002; Öztürk ve ark., 2015). Ayrıca ergenlik dönemindeki bireylerin sosyal ve duygusal gereksinimlerini karşılamak, eğlenmek, sorunlarından uzaklaşmak, heyecan aramak veya meydan okumak gibi çeşitli nedenlerle madde kullanmayı denedikleri vurgulanmaktadır (Kolay-Akfert ve ark., 2009).

Madde Kullanım Bozukluğu

Doğal ya da sentetik yolla elde edildikten sonra herhangi bir şekilde vücuda alınmasıyla birlikte uyuşturucu veya uyarıcı etki yapan maddeler uluslararası sözleşmelerle belirlenmiştir. İlaç niteliğine sahip bu maddeler beyin işlevlerini etkileyerek ödül sistemini harekete geçirmekte ve rahatlık hissi uyandırmaktadır. Kaygı giderici ya da güçlü hissettirici etkisi nedeniyle kısa sürede kişide madde almaya karşı istek uyanmakta ve önü alınamaz bir özleme dönüşmektedir. Maddenin beyinde kalıcı bazı değişiklikler oluşturması sonucu, alınmaması ya da kesilmesi durumunda fiziksel olarak yoksunluk belirtilerinin yaşanmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla maddenin kendine özgü etkisi ne kadar güçlüyse,  kullanma alışkanlığını bırakmak da o kadar zor olmaktadır (Uzbay, 2018).

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Sınıflandırma El Kitabı’nın beşinci baskısında (DSM-5) madde bağımlılığı ve madde kötüye kullanımı tanıları “madde kullanım bozukluğu” kategorisi altında birleştirilmiştir (APA, 2014). Bu sayede madde bağımlılığının beyni ve ruh sağlığını etkileyen bir hastalık ya da bozukluk olduğu vurgusu ön plana çıkarılarak, bağımlı kavramının kullanımıyla oluşan etiketlenme ve dışlanma riski de azaltılmıştır. Madde bağımlılığı ya da madde kullanım bozukluğuyla ilgili pek çok tanım yapılmaktadır. Bu tanımlarda bağımlılığın ilerleyici, kronik ve geri dönüşü zor bir bozukluk olduğu vurgusu ön plana çıkmaktadır (Hyman, 2005). Dolayısıyla madde kullanım bozukluğu; bilişsel, davranışsal, fizyolojik belirti ve zararlarına rağmen giderek artan miktarda madde kullanmayı sürdürme, bırakmaya ilişkin istek duyma, girişimde bulunma ancak başarısız olma, günlük aktiviteleri aksatma gibi bir dizi davranışlara yol açan bir beyin hastalığıdır. Farmakolojik özellikleri olan bir maddenin beyni etkilemesi sonucu ortaya çıkan madde bağımlılığı tolerans, yoksunluk, nüks, kompulsif davranışlarla kendini göstermekte, ortaya çıkan fiziksel ve psikolojik sorunlara rağmen madde alımının durdurulamamasıyla kısır döngü halinde devam etmektedir (Güleç ve ark., 2015). Bağımlılık Danışma, Arındırma ve Rehabilitasyon Merkezleri Hakkında Yönetmelik’te bağımlılık; “2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun hükümlerine tabi tutulan maddeler ile bedensel, ruhsal ve sosyal problemlere sebebiyet veren diğer maddelerin devamlı ve tekrarlayıcı olarak kullanım arzusunun tedavi görmeksizin durdurulamaması hali” olarak tanımlanmıştır (Resmi Gazete, 2019).

Madde kullanım bozukluğundan söz edebilmek için DSM-5 kriterlerine göre bireyin on iki aylık dönem içinde aşağıdakilerden en az ikisi ile kendini gösteren, klinik olarak belirgin bir sıkıntıya ya da işlevsellikte düşmeye yol açan sorunlu bir madde kullanımı örüntüsünün bulunması gerekmektedir (APA, 2014):

  • Çoğu kez, istendiğinden daha büyük ölçüde ya da daha uzun süreli olarak madde alımı,
  • Madde kullanmayı bırakmak ya da denetim altında tutmak için sürekli bir istek ya da sonuç vermeyen çabaların olması,
  • Madde elde etmek, madde kullanmak ya da yarattığı etkilerden kurtulmak için gerekli etkinliklere çok zaman ayırma,
  • Madde kullanmak için çok büyük bir istek duyma ya da kendini zorlanmış hissetme,
  • İşte, okulda ya da evdeki konumunun gereği olan başlıca yükümlülüklerini yerine getirememe ile sonuçlanan yineleyici madde kullanımı,
  • Maddenin etkilerinin neden olduğu ya da alevlendirdiği, sürekli ya da yineleyici toplumsal ya da kişilerarası sorunlar olmasına karşın madde kullanımını sürdürme,
  • Madde kullanımından ötürü önemli birtakım toplumsal, işle ilgili etkinliklerin ya da eğlenme dinlenme etkinliklerinin bırakılması ya da azaltılması,
  • Yineleyici bir biçimde tehlikeli olabilecek durumlarda madde kullanma,
  • Büyük bir olasılıkla maddenin neden olduğu ya da alevlendirdiği, sürekli ya da yineleyici bedensel ya da ruhsal bir sorunu olduğu bilgisine karşın madde kullanımını sürdürme,
  • Aşağıdakilerden biriyle tanımlandığı üzere dayanıklılık (tolerans) gelişmiş olması; a) İstenen etkiyi sağlamak için belirgin olarak artan ölçülerde madde kullanma gereksinimi; b) Aynı ölçüde madde kullanımının sürdürülmesine karşın belirgin olarak daha az etki sağlanması,
  • Aşağıdakilerden biriyle tanımlanması üzere, yoksunluk gelişmiş olması; a) Kullanılan maddeye özgü yoksunluk sendromu, b) Yoksunluk belirtilerinden kurtulmak ya da kaçınmak için madde ya da yakından ilişkili başka bir madde alma.

Yasadışı maddeler elde edildiği kaynak açısından doğal ve sentetik olarak gruplandırılsa da daha çok yol açtığı etki dikkate alınarak sınıflandırılmaktadırlar. Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflandırmasında bağımlılık yapan maddelerin yoksunluk döneminde ortaya çıkardığı belirtilerin farklılığı, bağımlılığın oluşma hızı ve şiddeti gibi parametreler dikkate alınmaktadır. Farmakolojik özellikleri farklı olan ve bağımlılık potansiyelleri yüksek olan bu maddelerin ortak yönü ödüllendirici ve pekiştirici özelliklerinin olmasıdır. Psikolojik ve fiziksel bağımlılığa yol açan bu maddelerin kullanılması sadece haz almak amacıyla değil, yoksunluk belirtilerinden kurtulmak için de zorunlu olarak sürdürülmektedir. Bu nedenle madde kullanım bozukluğunun tedavisine öncelikle tıbbi arındırma metoduyla başlanmakta sonrasında da sosyal tedavi ve rehabilitasyon programları uygulanmaktadır (Ögel, 2014).Dünya’da ve Türkiye’de en çok kullanılan maddelerin başında tütün, alkol ve esrar gelmektedir. Eroin, kokain, amfetamin gibi maddeler daha çok büyük kentlerin belirli çevrelerinde ve belirli coğrafi bölgelerde kullanılmaktadır. Son yıllarda bonzai gibi sentetik maddelerin kullanımının yaygınlaştığı tahmin edilmektedir (Uzbay, 2015). Ancak Türkiye’de denetimli serbestlikten yararlanan yükümlüler arasında en fazla kullanılan madde olması nedeniyle esrarla ilgili bazı temel bilgilerin aktarılmasında yarar görülmektedir. Etkin maddesi tetrahidrokannobinol olan esrar, Hint kenevirinin (cannabis sativa) kurutulmuş, ezilmiş yapraklarından ve çiçeklenen tepelerinden elde edilir, sigara gibi içilerek vücuda alınır. Esrar vücuda alındıktan sonra beynin kannabinoid reseptörleriyle etkileşerek dopamin salınımını arttırdığı için haz verir. Sigara olarak içildiğinde etkisi 2-4 saat süren esrar, dış uyaranlara karşı duyarlılığı arttırır, mekan-zaman algısı değişir, renkler daha parlak ve zengin görülmeye başlar. Esrar alan kişi düşüncelerinin netleştiğini, olayları daha açıkça algıladığını, farklı bir bilinç düzeyine ulaştığını ifade edebilir. Uzun süre kullanımında kişide bir yavaşlama, edilginlik, istek ve canlılıkta sönme durumu ortaya çıkabilir. Kokain, halüsinojenler, uyarıcılar ve opiyatlar gibi başka maddelerin kötüye kullanımı için geçiş maddesi olarak kabul edilen esrar, uzun süre kullanıldığında bağımlılık yapmaktadır (Öztürk ve Uluşahin, 2014).

Denetim, Tedavi ve İyileştirme

Madde kullanım bozukluğu biyopsikososyal boyutu olan yasal bir sorun olduğu için tedavisinin bütüncül bir yaklaşım ve kurumlar arası eşgüdümle yerine getirilmesi gerekmektedir. Madde bağımlısı bireyi arındırmak ve sosyal uyumunu sağlamak için yapılandırılmış tıbbi tedavi, psiko-sosyal iyileştirme ve sosyal rehabilitasyon programlarına ihtiyaç duyulmaktadır (Evren ve ark., 2007). Tıbbi tedaviyle bağımlı bireyin yoksunluk belirtilerinin kontrol altına alınması ve fizyolojik olarak maddeden arınması amaçlanmaktadır. Psikososyal tedaviyle bağımlı bireyin maddeye yeniden başlamasını (relaps) önleyecek beceriler kazanması, işlevsel davranışlar geliştirmesi sağlanarak aile ve çevresiyle ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi hedeflenmektedir. Sosyal rehabilitasyon programlarıyla da madde kullanım bozukluğu olan bireylerin iş ve meslek becerilerini, eğitim düzeylerini geliştirerek toplumsal yaşama uyumlarının kolaylaştırılması amaçlanmaktadır (Akkurt-Yalçıntürk ve ark., 2019). Denetimli serbestlik sisteminde takibi yapılan bireylerin tıbbi tedavileri sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilmekte, psikososyal tedavileri ve sosyal rehabilitasyonları ise eşgüdümlü bir şekilde yürütülmektedir.

Denetimli serbestlik müdürlüğü tarafından sağlık kuruluşuna sevki yapılan bireylerin uyuşturucuyla ilgili üç farklı zaman diliminde gerçekleştirilen tahlil sonuçları pozitif çıkarsa tedavi ve farkındalık amaçlı altı oturumluk grup çalışmasına katılması sağlanmaktadır. Bilişsel davranışçı yaklaşımın kullanıldığı grup çalışmasında; bilgi kavramı ve denetimli serbestliğe uyum, uyuşturucu ve uyarıcı maddenin etkileri, motivasyon, duygu-düşünce ve davranış döngüsü, yeniden kullanımın önlenmesi, yaşam tarzını iyileştirme gibi konular ele alınmaktadır. Altı oturumluk çalışmanın son üç oturumunda tahlil sonuçları pozitif çıkan bireyler, AMATEM kliniklerine sevk edilmektedirler  (Eğilmez ve ark., 2019). Bahçeci ve arkadaşların (2014) çalışmasında madde kullanım bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edilen hastaların %2’sinin altı oturumluk programdan yararlandırıldığı, %90’ının denetimli serbestlik müdürlüğüne, %8’inin AMATEM’e yönlendirildiği belirtilmiştir. Eğilmez ve arkadaşlarının (2019) bir eğitim araştırma hastanesinde yaptıkları çalışmada bir yıllık süreçte denetimli serbestlik kapsamında gelen 368 vakanın %75’inin (276) üç oturumluk programı, %25’inin (92) de altı oturumluk programı tamamladığı vurgulanmıştır.

Madde kullanan bireylerle yapılan psikososyal tedavi çalışmalarında ağırlıklı olarak motivasyonel görüşme tekniğinden ve bilişsel davranışçı yaklaşımdan yararlanılmaktadır (Akkurt-Yalçıntürk ve ark., 2019). Bilişsel davranışçı yaklaşımın esas alınmasının nedeni madde kullanan bireylerin bazı bilişsel inançlara sahip olduğunun varsayılmasıdır. Beklenti odaklı, rahatlatıcı ve kolaylaştırıcı inançların etkili olduğunun vurgulandığı madde kullanım sürecinde birey savunma mekanizmalarını da kullanarak yaptığı yasadışı eylemi rasyonelleştirmektedir. Beklenti odaklı (anticipatory) inançlar, ödül beklentisini de içine alan hazzı elde etme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Rahatlatıcı (relief-orient) inanç, yoksunluk belirtisi yaşayan bağımlının kaygı ve endişeden kurtulmak için yeniden madde alması gerektiğini düşünmesidir. Kolaylaştırıcı (facilitative) inanç ise yaşam olaylarıyla başa çıkmada ya da işini sürdürmede yoğunlaşmayı sağladığı düşüncesiyle eylemini meşrulaştırmasıdır (Bahadır ve ark., 2019). Madde kullanan bireylerin psikososyal açıdan iyileştirilmesi amacıyla yapılan bireysel görüşmelerde ve grup çalışmalarında bilişsel davranışçı yaklaşımın kısmen başarı sağladığı ancak bağımlılığın yalnızca bireyi değil, ailesini ve yakın çevresini de etkileyen bir bozukluk olması nedeniyle tedavi sürecine ailenin de dâhil edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır (Erdoğan-Yıldırım ve Tekinsav-Sütcü, 2016).

Madde kullanan bireylerin depresyon, anksiyete, stres bozukluğu, kişilik bozukluğu gibi eş psikiyatrik rahatsızlıklarının da olduğu bilinmektedir (Merikangas ve ark., 1996). Bu rahatsızlıkların ortaya çıkardığı sıkıntı, kaygı, endişe gibi duyguları acı verici bulan ve bunlarla başa çıkma becerileri yetersiz olan bireyler sorunlarına çözüm bulmak ya da onlardan uzaklaşmak amacıyla maddeye yönelmektedir (Lazarus, 1991). Olumsuz duyguları anlık olarak teselli eden maddenin etkisini yitirmesiyle yeniden sorunlarla yüzleşmek durumunda kalan birey, madde kullanma davranışını tekrar ederek kısır döngü içine girmektedir. Araştırmalar sıkıntıyı tolere etme kapasitesi düşük olan bireylerin madde kullanma riskinin daha yüksek olduğunu vurgulamaktadır (Buckner ve ark., 2007; Bujarski ve ark., 2012).

Madde bağımlılığının tedavisi karmaşık bir süreç olduğu için yalnızca davranışa ya da bireye odaklanma kısa vadede etkili olsa bile uzun vadede özellikle yeniden maddeye başlama konusunda yeterli olmamaktadır. Bu nedenle sosyal çevre boyutuyla uzun soluklu çalışmaların yapılacağı sosyal tedavi ve rehabilitasyon programlarına ihtiyaç duyulmaktadır (Polat, 2014). Sosyal tedavi çalışmaları kapsamında özellikle maddeyi bırakmanın oluşturduğu boşluğu dolduracak iş, uğraşı ve faaliyetlerin organize edilmesi, yeni yaşam becerileri kazandırılması, işlevsel sosyal ortamlar oluşturulması önemlidir. Avrupa Birliği ülkelerinde bağımlılığın tedavisi için terapötik topluluk (therapeutic community) programları uygulanmaktadır. Bu programlarda bağımlılığının yanı sıra altında yatan nedenleri de çözümlemek konusunda yoğun bir hastane dışı tedavi programı sunmaktadır. Güvenli bir ortam, karşılıklı saygı ve sorumluluğun oluşturulmasına, model alma ve kendi kendine yardım kavramına önem verilen bu programlarda yapılandırılmış topluluk yaşantısı esas alınmaktadır. Başlangıçta topluluğa katılan bireyler önceki yaşamlarından tamamen izole edilmekte ve zamanlarının çoğunu organize edilmiş etkinliklerle geçirmeleri sağlanmaktadır (Vanderplasschen ve ark., 2014). Grup çalışmalarının, sosyal etkinliklerin, mesleki beceri geliştirme kurslarının yer aldığı uzun vadeli bu programlarda bağımlının tek başına ayakta durmasını sağlayacak beceriler kazanması ve özgürleşmesi hedeflenmektedir.

KAYNAK: KARATAŞ Z.(2019). Denetimli Serbestlik Yükümlüsü Olarak Madde Kullanım Bozukluğu Olan Bireyler. Güncel Sosyal Hizmet Çalışmaları, Kırlıoğlu Mehmet, Tekin Hasan Hüseyin, Editör. Konya: Çizgi Kitabevi, ss.99-115.