Engelliliği Anlamak: Kavramlar, Tanımlar, Modeller

Sosyal bir varlık olan insan cinsiyet, yaş, ırk ve daha pek çok bireysel özellikler açısından farklı yaratılmıştır. Toplumsal gelişim ve değişim açısından önemli olan bu çeşitlilik olağan ve doğal kabul edilmesi gereken bir durumdur. İnsani varoluşun gereği olarak ortaya çıkan engellilik de bu çeşitlilik içinde değerlendirilmesi gereken özelliklerden birisidir. Ancak farklı boyutlarıyla tarihin her döneminde var olan engellilik, normal insani yaratılışın dışında bir özellik olarak görülmesi nedeniyle çoğunlukla yetersizlik, eksiklik ve hastalık olarak algılanmıştır. Hatta bazı toplumlarda engelli olmak Tanrının insanı bir cezalandırması olarak nitelendirilmiş ve bu durum engellilerin uzak durulması gereken normal dışı varlıklar olarak kabul edilmelerine neden olmuştur (Scalenghe, 2014: 67). Modern zamanlarda ise sağlık, gençlik, güzellik, zindelik ve başarı gibi değerlerin yüceltilmesi; engelliler, yaşlılar ve yoksullar gibi dezavantajlı bireylerin toplumun dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur.

İnsanın iradesi dışında gelişen engellilik durumunun bir soruna dönüşmesinin temelinde normal insanlar için inşa edilmiş fiziksel mekân ve sosyal yapıya ait faktörler yer almaktadır. Buna rağmen uzun yıllar engellilik konusu yetersizlik, sakatlık ve özürlülük kavramları çerçevesinde ele alınmış ve sadece bireyin fizyolojik yapısına odaklanılmıştır. Tıbbi model ya da medikal yaklaşım olarak nitelendirilen bu bakış açısında engellilik, normal beden anatomisi ve işleyişi dışında olma durumu olarak tanımlanmıştır. Tıbbi modelde bireyden kaynaklanan sağlık durumu olarak algılanan engellilik, tedavi ya da rehabilite edilmesi gereken sakatlık ve bozukluk olarak ele alınmıştır. Ancak beden yapısındaki bozukluğun ve fiziksel sınırlılığın her insanda ve her anda ortaya çıkma olasılığı nedeniyle, eksiklik sadece engellilerin değil insanlığın bir parçası olmaya devam edecektir (Palmer&Harley, 2012: 358).

Engelliliğin bedensel işlevlerde yetersizlik olarak algılanması uzun yıllar tıbbın müdahale alanında kalmasına neden olmuş ve engellilerin eğitim, istihdam gibi fırsatlardan yararlanamamaları bu doğal yetersizliklerinin sonucu olarak görülmüştür. Amerika ve Avrupa’da başlayan 1960’ların özgürlük hareketleri insan hakkı ihlallerini politik gündeme taşımış ve hak temelli refah sistemlerinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu dönemde seslerini duyurmaya çalışan engelli hakları savunucuları eğitimde ve istihdamda fırsat eşitliği taleplerini dile getirmişler ve ayrımcılık karşıtı yasalar çıkarılmasını sağlamışladır  (Oliver, 1996: 20).

“Engelliliğin bedensel işlevlerde yetersizlik olarak algılanması uzun yıllar tıbbın müdahale alanında kalmasına neden olmuştur.”

Engelliliğin bireyden kaynaklandığı anlayışının savunulması ayrımcılık, damgalanma ve dışlanma gibi pek çok soruna neden olmuş, sosyal adalet ve insan hakları açısından eşitsiz uygulamaları yaygınlaştırmıştır. Bu nedenle günümüzde engelliliğin sosyal inşa sürecinde ayrımcılık ve önyargı aracılığıyla oluşturulduğuna dikkat çeken sosyal model daha çok kabul görmeye başlamıştır. Sosyal modelde sorunun engelli bireylerden daha çok toplumsal yapıdan ve sosyal hakların yetersizliğinden kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Normal insanların sahip olduğu haklardan engellilerin de yaralanması ve fiziksel çevrenin engelliler için erişilebilir olması gerektiği düşüncesi sosyal modelin temelini oluşturmaktadır. Bu anlayışa göre eğer ortada bir yetersizlik ya da eksiklik varsa bu engelliden değil, toplumun başarısızlığından kaynaklanmaktadır.

Engelli bireylerin tüm insanlarla aynı hak ve özgürlüklere sahip olduğu gerçeği kabul edilmesine rağmen, bu anlayışın günlük hayata tam anlamıyla yansıdığını söylemek mümkün değildir. Engelliler özel gereksinimlere ihtiyaç duymaları nedeniyle eğitim, sağlık, istihdam, ulaşım, spor ve sosyal alanlarda sunulan hizmetlere erişim konusunda ayrımcılığa maruz kalmakta ve dışlanmaktadırlar. Bu nedenle engellilerin toplumsal yaşama işlevsel bir şekilde katılmasının sağlanması için yasal ve yapısal pek çok düzenlemeyi hayata geçirmek sosyal devletin temel görevleri arasındadır. Dolayısıyla ülkelerin gelişmişlik düzeyi göstergelerinden birisi de dezavantajlı vatandaşlarına sağladığı sosyal hak ve imkânlardır.

Türkiye’de 2005 yılında yürürlüğe giren 5378 Sayılı Engelliler Kanunu hak temelli uygulamaların oluşturulması ve yaygınlaştırılması açısından yeni bir başlangıç niteliği taşımaktadır. Kanunun temel amacı; engellilere karşı her tür ayrımcılığın, istismarın ve dışlanmanın ortadan kaldırılarak engellilerin insan onuruna yaraşır bir şekilde sosyal yaşamın her alanında yer almalarının sağlanmasıdır. Erişilebilirlik ve ulaşılabilirlikten istihdama, eğitimde fırsat eşitliğinden sağlık ve bakım hizmetlerinin niteliğinin ve niceliğinin arttırılmasına kadar pek çok konuda yeniden yapılanmayı ön gören kanunla birlikte kamu kuruluşları ve yerel yönetimler engellilerle ilgili hak temelli düzenlemeler yapmaya başlamışladır.

Engellilik Kavramı ve Sınıflandırılması

Bireyin fiziksel bir sakatlığa ya da yetersizliğe sahip olması günlük yaşam becerilerini bağımsız bir şekilde yerine getirmesinde zorlanmasına neden olmaktadır. Ancak bireyi asıl zorlayan ayrımcılık ve eşitsizlik nedeniyle haklarını kullanmasına ve toplumsal yaşama katılmasına engel olan yaklaşımlardır. Bu nedenle özürlü ve sakat kelimeleri, yetersizliğin bireyden kaynaklandığı önyargısını ima etmesi nedeniyle negatif çağrışımlara yol açtığından günümüzde fizyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini yerine getirmede sorun yaşayan bireyleri tanımlamak için “engelli” kavramı kullanılmaktadır. Ayrıca “özürlü” olarak tanımlanmak engelli birey ve ailelerini rahatsız ettiği için son yıllarda kullanımı giderek azalmış ve yeti yitimi olan bireylerin sosyal yapıdaki çarpıklık nedeniyle hareketlerinin kısıtlanması ve dezavantajlı duruma düşmelerine vurgu yapması açısından engelli kavramı tercih edilmeye başlanmıştır (Karataş, 2016: 26).

İngilizce literatürde yetersizliği olan bireyleri tanımlamak amacıyla kullanılan “disability” kelimesi, “ability” köküne dayandığı için bir şey yapma yetisinden mahrum olma anlamına gelmektedir. Günlük dilde yeti yitimi olan insanların “özürlü” olarak nitelendirilmesi, bedensel ya da zihinsel açıdan anormal şekilde eksikliği ya da yetersizliği nedeniyle normal aktivitelere katılamayan insan grubuna ait olduklarını vurgulamak içindir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 1980 yılında yayınlanan ICIDH (International Classification of Impairments, Disabilities and Handicaps) sınıflandırmasına göre yetersizliği olan bireylerle ilgili aralarında farklılık olan üç temel kavram kullanılmıştır. Bunlar; bozukluk/sakatlık (impairment), özürlülük/yeti yitimi (disability) ve engellilik/maluliyet (handicap) kavramlarıdır. Engellilik kavramı genel olarak sosyal bağlama vurgu yapmak için kullanılıyorken, sakatlık ve özürlülük kavramları daha çok biyolojik durumu tanımlamak için kullanılmaktadır (Thomas, 2011: 34).

Dünya Sağlık Örgütü’nün yeti yitimini ya da özürlülüğü tanımlamak ve sınıflandırmak üzere yayınladığı ölçütler, geleneksel-bireyci medikal yaklaşımı yansıtması nedeniyle eleştirilmiştir. DSÖ “bozukluğu” (impairment); anatomik yapıda ya da işlevdeki psikolojik, fizyolojik normal dışılık/anormallik ya da herhangi bir yoksunluk/kayıp olarak, “özürlülüğü” (disability); yetersizlik sonucu bir insanın “normal” kabul edilenleri yapabilmesinde ve belli bir tavırda beklenilen aktivitelerini sergilemesinde gerekli olan performansını gösterme yeteneğindeki yoksunluk ve/veya sınırlılık olarak tanımlamıştır. Medikal model esas alınarak yapılan bu tanımlama başta İngiltere olmak üzere diğer ülkelerde engelli bireyler tarafından kurulan sivil toplum kuruluşları tarafından 1981 yılında reddedilmiştir. Bu kuruluşlara göre DSÖ’nün “özürlülük” tanımlamasında bireyin karşılaştığı birçok yoksunluk ve yetersizliklere yer verilmemiştir. Sosyal modele dayalı olarak kendi özürlülük tanımlamasını yapan sivil toplum kuruluşları fiziksel çevreye ait engelleri ve sosyal faktörlerin etkisini ön plana çıkarmışlardır. Buna tanıma göre; “sakatlık” (impairment), biyolojik olarak vücudun mekanizmasında ve kol-bacak aksamının tamamında ya da bir kısmındaki eksiklik, sınırlılık ve kayıptır. Sosyal anlamda “engellilik” ise, aktivite sınırlılığının yarattığı avantajsız durumu yaşayan bireylerin çağdaş sosyal organizasyonlar tarafından göz ardı edilmesi ya da çok az dikkate değer görülmesiyle, bu insanların sosyal hayatın içine girmelerinde, sosyal faaliyetlerini sürdürmelerinde gerekli katılımlardan uzak tutulması durumudur. Bu tanımlama 1994 yılından itibaren DSÖ’nün ICIDH ölçütlerinde kabul edilmiş ve kullanılmaktadır. Bu sayede çevresel faktörlerin de en az biyo-fiziksel faktörler kadar özürlü insanların bağımsız yaşama kapasitelerini etkilediği kabul edilmeye başlanmıştır (Burcu, 2006: 63-64).

“Sosyal anlamda ‘engellilik’ aktivite sınırlılığının yarattığı avantajsız durumu yaşayan bireylerin çağdaş sosyal organizasyonlar tarafından göz ardı edilmesidir.”

Günümüzde DSÖ, engelliliğin sınıflandırılmasında biyopsikososyal model olarak adlandırılan ve daha esnek olan ICF’yi (International Classification of Functioning, Disability and Health) kullanmaktadır. Bir sağlık sınıflandırması olan ICF, fonksiyon azalması olarak kabul edilen engelliliği, insan sağlığının azalması olarak tanımlamaktadır. “İşlevsellik, Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması” olarak Türkçe’ye çevrilen ICF’de engellilik dört bileşen üzerinden ele alınmaktadır: Vücut işlevleri (body), vücut yapıları (structure), etkinlikler ve katılım (domain), çevresel etmenler (environment). Vücut işlevleri, vücut sistemlerinin fizyolojik işlevleridir (psikolojik işlevler de dâhildir). Vücut yapıları, organ, kollar ve bacaklar ve bunların bileşenleri gibi vücudun anatomik kısımlarıdır. Etkinlik kişi tarafından bir eylem ya da bir görevin yerine getirilmesidir. Katılım yaşamın içinde olmaktır. Etkinlik sınırlılıkları, etkinlikleri yerine getirirken kişinin karşılaşabileceği zorluklardır. Katılım kısıtlılıkları, yaşam durumlarının içinde kişinin karşılaşabileceği sorunlardır  (Kabakçı & Göğüş, 2004: 132).

Engelliliğin tanımında kullanılan kavramlardan birisi de işlevselliktir. Bireyin günlük yaşam becerilerini yerine getirebilmesi için ihtiyaç duyduğu duygu, düşünce ve davranışları sergileyebilmesi zihin ve vücut fonksiyonlarının normal çalışmasına bağlıdır. Bu açıdan işlevsellik; tüm vücut işlevlerini, etkinliklerini ve kişinin katılımını kapsayan geniş bir kavramdır (Burchardt, 2004: 738). Ayrıca yeti yitimi, işlev veya yapı bozuklukları, etkinlik sınırlılıkları veya katılım kısıtlılıklarını tanımlamak için kullanılan geniş kapsamlı bir kavramdır. Bireyin bedensel işlevlerini yerine getirmesi uzuvlarının eksiksiz ve sağlıklı olması ile yakından ilişkilidir. Bu durumu tanımlamak için yeti yitimi kavramı kullanılmaktadır. Yeti yitimi; “bir uzvun tamamının ya da bir parçasının olmaması veya kusurlu bir uzva, organizmaya, beden mekanizmasına sahip olmak” anlamına gelmektedir (Hughes & Paterson, 2011: 66). Daha çok sosyal yapıyla bağlantılı olan engeller, kişinin çevresinde, varlıkları veya yoklukları ile işlevselliği sınırlandıran ve yeti yitimi oluşturan etmenlerdir. Bazen engel, erişilemeyen bir fiziksel çevre, ilgili yardımcı teknolojinin bulunmaması ve yeti yitimine karşı insanların olumsuz tutumu olduğu gibi, bazen de bireyin yaşamın her alanına katılımını sağlamak için gereken ama bulunmayan ya da tam tersi engel teşkil eden hizmetler, sistemler ve politikalar olabilmektedir (Kabakçı & Göğüş, 2004: 125).

Gelişmiş ülkelerde temelleri 1960’larda atılan engellilik hareketlerinin kurumsallaşması 1970’lerden itibaren mümkün olmuştur. Türkiye’de ise 1970’li yıllardan itibaren engelli bireylerin mesleki donanımlarının sağlanması ve çalışma hayatına katılmaları yönünde politikalar üretilmeye başlanmıştır. 1976 yılında sosyal güvencesi olmayan engellilere ve 65 yaş üstü yaşlılara üç ayda bir ücret ödenmesini öngören 2022 sayılı yasa çıkarılmıştır. 1980’li yıllardan itibaren engelli bireylere ilişkin program ve politikaların yapılandırılması Anayasa ve kalkınma planlarında yer almaya başlamıştır (Özgökçeler & Alper, 2010: 41). 1983 yılında çıkarılan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nda kapsamlı bir engelli tanımı yapılmıştır. 2011 yılında Sosyal Hizmetler Kanunu olarak adı değiştirilen 2828 sayılı kanunda engelli; “doğuştan veya sonradan herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle normal yaşamın gereklerine uymama durumunda olup; korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyacı olan kişi” olarak tanımlanmıştır. Sosyal hizmet uygulamalarında engellilere yönelik ağırlıklı olarak bakım ve rehabilitasyon hizmetleri yer almaktadır (Resmi Gazete, 1983).

Türk hukuk sisteminde engellilerin haklarıyla ilgili hükümler farklı kanun metinlerinde yer almakla birlikte, 1 Temmuz 2005 tarihinde 5378 sayılı Engelliler Kanunu yürürlüğe girerek ilk defa bu alanda ihtiyaç duyulan temel ilkelerin ve esasların belirlenmesi sağlanmıştır. Kanun ilk yayınlandığında isminde ve içeriğinde özürlü kavramı kullanılmış, ancak 2014 yılında yapılan değişiklikle özürlü ibareleri engelli kelimesiyle yer değiştirmiştir. Adı geçen kanunda engelli; “fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duyusal yetilerinde çeşitli düzeyde kayıplarından dolayı topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımını kısıtlayan tutum ve çevre koşullarından etkilenen birey” olarak tanımlanmıştır (Resmi Gazete, 2005).

Türkiye’de engellilere ilişkin sınıflandırma çalışmalarında, Dünya Sağlık Örgütü tarafından sağlıkla ilgili durumların tanımlanması için ortak bir dil ve çerçeve oluşturmak amacı ile geliştirilen ve bireyin işlevselliği ve kısıtlılıkla ilgili durumlarının tanımlanmasını sağlayan uluslararası bir sınıflandırma sistemi olan İşlevsellik Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması (ICF) esas alınmıştır. Bu amaçla 30 Mart 2013 tarihinde yeniden düzenlenen 28603 sayılı Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkındaki Yönetmelik engelli bireylerin tanılanması ve sınıflandırılmasıyla ilgili esasları belirlemiştir. Yönetmelikte engelli yerine özürlü kelimesinin kullanılması tercih edilmiş olup, yönetmeliğe göre özürlü; “doğuştan veya sonradan; bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılamada güçlükleri olan ve korunma, bakım veya rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişi” olarak tanımlanmıştır (Resmi Gazete, 2013).

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından insan haklarına dayalı olarak engellilik temalı bir sözleşme yapılmasına yönelik çalışmalar sonucunda, 13 Aralık 2006 tarihinde Engelli Hakları Sözleşmesi kabul edilmiştir. Sözleşme, engellilerin ve engellileri temsil eden kuruluşların engelliliği bir insan hakkı meselesi olarak kabul ettirmek için uzun yıllar verdikleri mücadele sonucunda hazırlanmıştır. Türkiye sözleşmeyi 2008 yılından itibaren iç hukuk metni olarak yürürlüğe sokmuştur. Sözleşme adı itibarıyla “haklar”a yönelik bir sözleşme izlenimi vermekle birlikte, içerik olarak engellilik olgusunu çağdaş insan hakları anlayışıyla yorumlayan ve Birleşmiş Milletler’in diğer sözleşmelerinde yer alan insan haklarını, engellilerin ihtiyaçlarına uyarlama amacını güden bir insan hakları belgesidir. Sözleşmede, uzun yıllar engelliliğin bireye bağlı bir sakatlık, bozukluk ya da hastalık olarak ele alınmasının engellilerin insan haklarının korunmasının ve yerine getirilmesinin önlendiği vurgulanmıştır. Engelliliğin tıbbi tedavi ve rehabilitasyonla giderilmesi veya hafifletilmesinin sorunların çözümüne yetmediği, hak ihlallerinin bu yöntemlerle aşılamadığı, asıl sorunun engelliliğe dayalı ayrımcılık ve engelsizlere göre yapılandırılan fiziksel ve sosyal çevreden kaynaklandığı belirtilmiştir. Bu nedenle sözleşme, çok geniş bir içerikle tanımladığı ayrımcılığı yasaklamanın ötesinde önleyici ve düzeltici faktörleri de sıralayarak, devletler için aktif ve olumlu eylem yükümlülüğünü ön plana çıkarmıştır (BM, 2010: 11; Çağlar, 2011: 151).

BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nde engelliliğe ve engellilere ilişkin belirli bir tanım bulunmamakla birlikte, engellilik kavramının sözleşmeyle ilişkisine dair yol gösterici bilgiler yer almaktadır. Engelliliğin sosyal model yaklaşımının açıkça kabul edildiği, sözleşmenin girişindeki şu ifadeden anlaşılmaktadır: “Engelliliğin gelişen bir kavram olduğunu ve engellilik durumunun, sakatlığı olan kişilerin topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımını engelleyen tutumlar ve çevre koşullarının etkileşiminden kaynaklandığı gerçeğini kabul ederek.” Engellilik durumunun nedeni olarak bireyin dışındaki engellere yapılan bu atıf, engelliliği işlevsel kısıtlamalarla eş tutan yaklaşımlardan uzaklaşıldığının açık bir göstergesidir. Benzer bir şekilde birinci maddede şu ifadelere yer verilmektedir: “Engelli kavramı diğer bireylerle eşit koşullar altında topluma tam ve etkin bir şekilde katılımlarının önünde engel teşkil eden uzun süreli fiziksel, zihinsel, düşünsel ya da algısal bozukluğu bulunan kişileri içermektedir.” Bu açıdan bakıldığında engellilerin toplumsal hayata (bir işte çalışmak, okula gitmek, tedavi görmek veya seçimlerde aday olmak vb.) katılımları kısıtlıdır veya engelliler toplumdan dışlanmışlardır. Bunun nedeni özürlü olmaları değil, karşılaştıkları çeşitli engellerdir (BM, 2010: 14).

Engellilik Türleri

Engel türleri genellikle vücutta meydana gelen fonksiyon kaybına göre farklı şekilde kavramsallaştırılmaktadır. Vücut uzuvlarının tamamının veya bir parçasının var olmaması, bozukluğu, eksikliği ya da yetersizliği bireyin normal yaşam işlevlerini yerine getirmesinde zorluklar yaşamasına neden olmaktadır. İnsan fizyolojisinde görülen anormallikler sonradan olabileceği gibi, doğum öncesi ve doğum esnasındaki nedenlere bağlı olarak da oluşabilmektedir. Genetik faktörler başta olmak üzere, hastalıklar, yanlış ilaç kullanımı, kazalar, doğum esnasında oksijensiz kalma, kan uyuşmazlığı ve yetersiz beslenme gibi pek çok faktörün engelliliğe neden olduğu belirtilmektedir (Baykan, 2000). Türkiye Ulusal Özürlüler Veri Tabanı’na (ÖZVERİ) kayıtlı olan engelli bireylerin %56,8’nin özrünün hastalık sonucu ortaya çıktığı belirtilmiştir. Diğer nedenler ise, %15,9 ile genetik veya kalıtsal bozukluk, %9,6 ile kaza ve %3 ile gebelikte veya doğum sırasında yaşanan sorunlardır (TÜİK, 2011: 17). Tıptaki ilerlemelere rağmen engelliliği ve engele neden olan riskleri tamamen ortadan kaldırmak olanaklı değildir. Ancak koruyucu önleyici faktörlerin sayısını ve niteliğini arttırarak engelliliğe neden olan riskleri azaltmak mümkündür.

Engel türleri bireyin yeti yitimi, özrü ya da sakatlığı nedeniyle yaşadığı fonksiyon kaybı çeşidi ve günlük yaşam aktivitesine etkisi açısından sınıflandırılmaktadır. Buna göre toplumda yaygın olan engel türleri şunlardır (TÜİK, 2011: 13; Öztürk, 2011: 18):

Ortopedik Engelli: Kas ve iskelet sisteminde yetersizlik, eksiklik ve fonksiyon kaybı olan kişidir. El, kol, ayak, bacak, parmak ve omurgalarında, kısalık, eksiklik, fazlalık, yokluk, hareket kısıtlığı, şekil bozukluğu, kas güçsüzlüğü, kemik hastalığı olanlar, felçliler, serabral palsi, spastikler ve sipina bifida olanlar bu gruba girmektedir.

Görme Engelli: Tek veya iki gözünde tam veya kısmi görme kaybı veya bozukluğu olan kişidir. Görme kaybıyla birlikte göz protezi kullananlar, renk körlüğü, gece körlüğü (tavukkarası) olanlar bu gruba girer.

İşitme Engelli: Tek veya iki kulağında tam veya kısmi işitme kaybı olan kişidir. İşitme cihazı kullananlar da bu gruba girmektedir.

Dil ve Konuşma Engelli: Herhangi bir nedenle konuşamayan veya konuşmanın hızında, akıcılığında, ifadesinde bozukluk olan ve ses bozukluğu olan kişidir. İşittiği halde konuşamayan, gırtlağı alınanlar, konuşmak için alet kullananlar, kekemeler, afazi, dil-dudak-damak-çene yapısında bozukluk olanlar bu gruba girmektedir.

Zihinsel Engelli: Çeşitli derecelerde zihinsel yetersizliği olan kişidir. Zekâ geriliği olanlar (mental retardasyon), Down Sendromu, Fenilketonüri (zekâ geriliğine yol açmışsa) bu gruba girer.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu: Çocukta 7 yaşından önce başlayan, en az iki ortamda (ev, okul) 6 ay süreyle yaşına ve gelişim seviyesine uygun olmayan dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileriyle görülen bozukluktur.

Ruhsal ve Duygusal Hastalık: Duygu, düşünce ve davranışlardaki normalden farklı örüntüler nedeni ile günlük yaşam aktivitelerine tamamlamada, kişiler arası ilişkilerini devam ettirmede güçlük yaşayan kişidir. Depresyon, şizofreni gibi hastalıklar bu gruba girmektedir.

Süreğen Hastalık: Kişinin çalışma kapasitesi ve fonksiyonlarının engellenmesine neden olan, sürekli bakım ve tedavi gerektiren hastalıklardır (kan hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları, idrar yolları ve üreme organı hastalıkları, cilt ve deri hastalıkları, kanserler, endokrin ve metabolik hastalıklar, sinir sistemi hastalıkları, HIV).

Engellilik Modelleri

Engelli bireylerin yaşadıkları zorlukların bireyden mi yoksa sosyal yaşamdan mı kaynaklandığı tartışmalarına açıklık getirmek, engelliğin anlaşılmasını ve biçimlendirilmesini sağlamak amacıyla farklı modeller geliştirilmiştir. En genel anlamda tartışmalar, tıbbi (medikal) model ve sosyal model ayırımında şekillenmiştir. Engelliliğin bireylerden kaynaklandığını ileri süren tıbbi model geleneksel yaklaşımı temsil etmekte ve bireyin fizyolojik işlevselliğinin düzeltilmesi üzerine çalışmalar yapılmasını öngörmektedir. Tıbbi model, engelliliğin bireye ait olduğu ve içinde yer aldığı nesnel koşullara bağlı olarak ortaya çıktığı ve geliştiği varsayımına dayanmaktadır. Bu nesnelleştirme süreci patolojiye odaklanma sonucunu doğurmakta ve bireye yönelik ayrımcılık içeren uygulamalara kapı aralamaktadır. Tıbbi modelin engellilik tanımında sorun ve tedavinin bireyde başlayıp bireyde bittiği kabulü vardır. Bir başka ifadeyle eksiklik, yetersizlik, işlevsizlik ve anormallik sadece bireyden kaynaklanmaktadır (Burcu, 2015: 23-24).

Geleneksel bireyci tıbbi modelin kabullerine ve tek yönlü açıklamalarına yönelik eleştiriler engellilik olgusunun sosyal bilimler perspektifinden ele alınmasını sağlamış ve sosyal modelin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır (Anastasiou & Kauffman, 2013: 442). Ayrıca engelli hakları konusundaki talepler sosyal modelin gelişimini hızlandırmıştır. Sosyal modelin temel iddiaları ilk kez 1976 yılında İngiltere’de Ayrımcılığa Karşı Fiziksel Engelliler Birliği’nin resmi söylemlerinde yer almıştır. Birliğe göre; bedensel engellileri dışlayan toplumdur. Engellilerin sakat ve yetersiz oldukları dayatılmakta, herhangi bir neden olmaksızın toplumdan soyutlanmakta ve sosyal yaşama katılımları engellenmektedir. Bunu anlamak için fiziksel bozukluk (impairment) ile engellilik (disability) adı verilen toplumsal durum arasındaki ayrımı kavramak gerekmektedir. Dolayısıyla engel, bireyin bedensel sakatlığından değil çağdaş sosyal organizasyonun dezavantajları ve kısıtlamalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle fiziksel engellilik toplumsal baskının belirli bir biçimidir (UPIAS, 1976: 3-4).

Sosyal model sayesinde fiziksel çevre ve sosyal bağlam dikkate alınarak engellilik yeniden tanımlamış, yetersizliği olan bireyler hakları olan vatandaşlar olarak konumlandırılmış ve engelliğin oluşturulması, sürdürülmesi ve başa çıkılması konusundaki sorumluluklar tekrar biçimlendirilmiştir. Sosyal modeli savunanlara göre engellilik toplum aracılığıyla engelli olan insanlar üzerine yerleştirilen sosyal sınırlamalardır. Dolayısıyla engel durumu üzerine odaklanarak bireyi değiştirmeye çalışmak yerine toplumsal yapıda değişikliğe gidilmelidir. Sosyal yaşamda sorun çıkmasının nedeni bireyin sahip olduğu yeti yitimi değil, toplumun hakları sağlamadaki başarısızlığı ve engelli insanların çoğunluğunun toplumsal hizmetlerden ve imkânlardan dışlanmasıdır. Sosyal model sorunu yetersizliği olan bireylerin günlük yaşamın ve toplumun üyesi olmasını engelleyen her türlü sosyal davranışın sonucu olarak görmekte ve böylece değişmesi gereken yaşamların görünümleri üzerine odaklanmaktadır (Burcu, 2015, s. 31).

“Engellilik, toplum aracılığıyla engelli olan insanlar üzerine yerleştirilen sosyal sınırlamalardır.”

Tıbbi model bireyde ortaya çıkan yeti yitimini, doğrudan bir hastalık, travma veya diğer sağlık koşullarının yol açtığı ve bir profesyonel tarafından bireysel tedavi şeklinde medikal bakım gerektiren, kişiye ait bir sorun olarak görmektedir. Yeti yitimi ile baş edebilme, tedavi veya kişinin uyumu ve davranış değişikliği amacını taşımaktadır. Tıbbi bakım, temel öge olarak görülür ve politik düzeyde asıl amaç sağlık politikalarını değiştirmek veya yenilemektir. Engellilik için geliştirilmiş sosyal model ise konuyu tamamen sosyal olarak oluşturulmuş bir problem, özellikle de bireyin topluma tam katılım sorunu olarak görür. Engellilik bireyin bir özelliği değil, çoğu sosyal çevre tarafından oluşturulmuş koşulların karmaşık bir bütünüdür. Bu nedenle sorunun çözümü sosyal eylem gerektirir ve yeti yitimi olan kişilerin toplum yaşamının tüm alanlarına tam katılımı için gerekli çevresel değişiklikleri sağlamak büyük ölçüde toplumun ortak bir sorumluluğudur. Bu nedenle konu, politik olarak insan hakları sorunu haline gelen ve sosyal değişim gerektiren düşünsel veya ideolojik bir konudur. Bu modele göre engellilik politik bir konudur. Bu nedenle uluslararası pek çok düzenlemede artık biyopsikososyal yaklaşım kullanılmaktadır (Kabakçı & Göğüş, 2004: 13).

Sosyal model yaklaşımı engellilerle ilgili ulusal sosyal politikaların şekillenmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Engellilere yönelik düzenlemeler sağlık politikalarının ötesine geçerek hak temelli uygulamalara dönüşmüştür (Yılmaz, 2014: 61). Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde sosyal modele dayalı olarak hazırladığı 5378 Sayılı Engelliler Kanunu; sınıflandırma ölçütünün yenilenmesi, engellilere nitelikli bakım hizmetinin sunulması, engellilerin toplumsal hayata aktif katılımının sağlanması, engellilerinin istihdamının kolaylaştırılması, engellilerin eğitiminin desteklenmesi, engellilerin aldıkları aylıkların arttırılması, engellilik halinin önlenmesine yönelik tedbirlerin geliştirilmesi, yerel yönetimlerde engelli hizmet birimlerinin oluşturulması ve engelliliğe yönelik ayrımcılığa cezai müeyyide getirilmesi gibi pek çok düzenlemeyi kapsamaktadır (Güngör & Güneş, 2011: 37). Bu yasal düzenlemeler sayesinde evde bakım yardımı, özel eğitim ve rehabilitasyon desteği, tıbbi tedavi hizmetlerinin kapsamının genişletilmesi, erişilebilirlik ve ayrımcılığın önlenmesi gibi alanlarda yeni düzenlemeler yapılmıştır.

Engelli Bireylerin Durumu

Dünya Sağlık Örgütü’nün Engellilik Raporu’na göre Dünya’da bir milyardan fazla insanın herhangi bir tür engeli bulunmakta ve bu insanların yaklaşık 200 milyonu hayatlarını devam ettirme konusunda kayda değer zorluklar yaşamaktadır. 2010 yılı verilerine göre dünya nüfusunun yaklaşık %15’inin herhangi bir şekilde engelli olduğu tahmin edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda ülke nüfuslarının yaşlanması ve yaşlı insanların engelli hale gelme riski; diyabet, kalp-damar hastalıkları, kanser ve akıl sağlığı bozuklukları gibi kronik sağlık sorunlarının küresel ölçekte yaygınlaşması engelliğinin artmasına neden olacaktır (WHO, 2011: 29).

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2002 yılında gerçekleştirilen Türkiye Özürlüler Araştırması’na göre; Türkiye’de engelli nüfusun toplam nüfus içindeki oranı %12,29’dur. Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel engellilerin oranı %2,58 iken, kronik hastalığı olan engellilerin oranı ise %9,70’dir. Engellilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında; ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel engelde erkeklerin oranının daha yüksek olduğu, süreğen hastalığa sahip olan nüfusta ise kadınların oranının daha yüksek olduğu görülmektedir. Yaşlılıkla birlikte gelen riskler de göz önünde bulundurulduğunda engel, 60 yaş ve üstü bireylerde daha çok ortaya çıkmaktadır. Ortopedik, görme, işitme, dil ve konuşma ile zihinsel engelli olanların oranı kırda daha yüksek iken, süreğen hastalığa sahip olanların oranı kentte daha yüksektir (TÜİK, 2009: 6).

Türkiye genelinde engelli bireylerin il bazında dağılımını tahmin eden en son araştırma 2011 yılında TÜİK tarafından gerçekleştirilen Nüfus ve Konut Araştırması’dır. Engellilik tanımı ve sınıflandırmasındaki yeni yaklaşımla birlikte araştırmada engellilik; tıbbi yaklaşımdan (organ kaybı, işlev bozuklukları) ziyade fonksiyonlardaki sınırlılıklar olarak ele alınmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, en az bir engeli (görme; duyma; konuşma; yürüme, merdiven inme çıkma; bir şeyler taşıma-tutma; yaşıtlarına göre öğrenme hatırlama gibi) olan nüfusun (3 ve daha yukarı yaş) oranı %6,9’dur. Erkeklerde %5,9 olan bu oran, kadınlarda %7,9’dur. Engellilerin eğitim durumuna bakıldığında; %23,3’ünün hiç okuma-yazma bilmediği, %19’unun okuma-yazma bildiği, %36,1’nin ilkokul mezunu, %12,5’in ortaokul mezunu, %6,5’inin lise mezunu ve %2,6’sının üniversite mezunu olduğu görülmektedir. Dolayısıyla engellilerin büyük çoğunluğunun eğitimi ilkokul düzeyini geçmemektedir. Engellilerin işgücüne katılım oranı ise %22,1 olup, bu oran erkeklerde %35,4, kadınlarda %12,5’dir. Bir başka ifadeyle engelli nüfusun %78,9’u çalışma hayatına dâhil olamamaktadır (TÜİK, 2013: 90).

Dünya ölçeğinde engellilerin yaşadığı sorunları tespit etmeye çalışan DSÖ, yetersizliği olan bireylerin sıklıkla karşılaştığı engelleyici faktörleri şu şekilde sıralamıştır (WHO, 2011: 262-263):

  • Yetersiz politikalar ve standartlar: Politika tasarımları her zaman engelli insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmamakta veya var olan politikalar ve standartlar yerine getirilmemektedir.
  • Olumsuz tavırlar: İnançlar ve önyargılar; eğitim, istihdam, sağlık ve sosyal katılım konularında engeller oluşturmaktadır.
  • Yeterli hizmet sağlanmaması: Engelli insanlar özellikle sağlık, rehabilitasyon, destek ve yardım hizmetlerindeki eksiklikler karşısında savunmasız kalmaktadır.
  • Hizmet iletimi sorunları: Hizmetlerin kötü koordine edilmesi, personel sayısının yetersiz ve çalışanların niteliklerinin zayıf olması engelli insanlar için sağlanan hizmetlerin kalitesini, erişilebilirliğini ve yeterliliğini etkileyebilir.
  • Yetersiz finansman: Politikaların ve planların uygulanması için ayrılan kaynaklar genellikle yetersizdir.
  • Yetersiz erişilebilirlik: Birçok mekan (kamusal kullanıma açık alanlar ve binalar dahil), ulaşım sistemi ve bilgi edinme herkes için erişilebilir değildir.
  • Danışma ve katılım yetersizliği: Engelli insanların çoğu kendi yaşamlarını doğrudan etkileyen hususlarda karar alma süreçlerine katılımdan dışlanmaktadır.
  • Veri ve bulgu yetersizliği: Engellilik hakkında sağlam ve karşılaştırılabilir verilerin ve uygulanan programlara ilişkin bulguların yetersizliği, engelliliği anlamayı ve politika üretmeyi zorlaştırmaktadır.

Türkiye’de engelli bireyler ulaşım, eğitim, istihdam, sağlık gibi alanlarda fiziksel çevre ve donanım yetersizliği nedeniyle sorunlar yaşamakta ve ihtiyaçlarının karşılanması için yapısal değişiklikler yapılmasını beklemektedirler. 2010 yılında TÜİK tarafından gerçekleştirilen Engellilerin Sorun ve Beklentileri Araştırması sonuçlarına göre; engelli bireylerin %85,7’si sosyal yardım ve desteklerin artırılması, %77’si sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi, %40,4’ü bakım hizmetlerinin iyileştirilmesi ve yaygınlaştırılması, %28,7’si iş bulma olanaklarının arttırılması, %25,6’sı eğitim olanaklarının arttırılması yönünde kamu kurum ve kuruluşlarından beklentileri olduğunu vurgulamışlardır. Engellilerin sosyal yaşama tam ve etkin katılımı için fiziksel erişim düzenlemelerinin yanında, hizmetlerin sunumuna ilişkin düzenlemelerin de yapılması gerekmektedir. Engelliler Kanunu’nun 7. maddesinde kamu hizmetlerinin özürlüler tarafından kolayca erişilebilir olması için gerekli tedbirlerin alınması öngörülmüştür. Ancak Ulusal Özürlüler Veri Tabanına (ÖZVERİ) kayıtlı olan engelli bireylerin %66,9’u kaldırımların, yaya yollarının ve yaya geçitlerinin engelli bireyin kullanımına uygun olmadığını düşünmektedir. Engelli bireylerin %30,9’u kendi başına toplu taşıma aracını kullandığını, %69,1’i ise toplu taşıma aracını kendi başına kullanamadığını belirtmiştir (TÜİK, 2011: 27).

Engelliler sağlık hizmetlerinden yararlanırken pek çok sorunla karşılaşmaktadırlar. Engelli bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanırken karşılaştıkları sorunlar incelendiğinde; %69,8’i hastane işlemlerini takip etmede başka birine ihtiyaç duyduklarını, %53,3’ü sağlık çalışanları ile yeterli düzeyde iletişim kuramadıklarını, %47,5’i sağlık personelinin özrü ve tedavisi hakkında yeterli bilgi veremediğini, %47,4’ü sağlık kuruluşu içinde hareket güçlüğü yaşadıklarını, %45,6’sı sağlık kuruluşuna giderken ulaşımda engellerin olduğunu belirtmiştir (TÜİK, 2011: 32).

Engellilerin genel eğitim sistemi içinde, potansiyel ve yeteneklerinin gelişimi, topluma etkin katılımının sağlanması, Brail Alfabesi ve işaret dili yanında bireysel özgün destek düzenlemelerinin sağlandığı ve uygun personel istihdamının yapıldığı bir eğitim hizmeti için her türlü önlemi almak sosyal devletin sorumluluğundadır. Engelli bireyler içinde, özründen dolayı ilköğretime/ilkokula kayıt olurken sorunlarla karşılaşanların oranı %7, sorunlarla karşılaşmayanların oranı ise %41,9’dur. Engelli bireylerin %47,4’ü ilkokula başlarken özürlü olmadığını beyan etmiştir. Engelli bireylerin %37,9’u aynı özre sahip akranlarının gittiği okullarda/sınıflarda eğitim alınması, %30,9’u özürlü olmayan akranları ile aynı sınıfta eğitim alınması gerektiğini düşünmekte olup, %29’u ise bu konuda herhangi bir fikrinin olmadığını belirtmiştir (TÜİK, 2011: 38).

Bireyin yetersizliği yanında sosyal ve fiziksel çevrenin engellilerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmemiş olması özel gereksinimi olan bireylerin dezavantajını arttırmaktadır. DSÖ dış dünyaya ait engellerin, engelli bireylerin yaşamlarını nasıl etkilediğini şu şekilde sıralamıştır (WHO, 2011: 263):

  • Daha kötü sağlık durumları: Sayısı giderek artan bulgular, engelli insanların genel nüfusa göre daha düşük kalitede sağlık seviyesinde yaşadığını göstermektedir.
  • Daha düşük eğitim başarısı: Engelli olmayan akranlarına kıyasla engelli çocukların okula başlaması daha az olasıdır ve engelli çocukların okulda bulunma süreleri ve sınıf geçme oranları daha düşüktür.
  • Daha az ekonomik katılım: Engelli insanların işsiz kalma ihtimali daha yüksektir ve engelliler istihdam edildiklerinde bile genellikle daha az kazanç elde ederler.
  • Daha yüksek yoksulluk oranları: Eğitim ve istihdam yetersizliği nedeniyle engelli insanlar diğer insanlara göre daha yüksek düzeyde yoksulluğu tecrübe ederler.
  • Artan bağımlılık ve kısıtlanan katılım: Kurumsal çözümlere bel bağlanması, toplum hayatının noksanlığı ve yetersiz hizmetler engelli insanları izole eder ve başkalarına bağımlı kılar.

Eğer yeterince fırsat verilirse her engellinin toplumsal yaşama üretken bir şekilde katılım sağlayacağı görülecektir. Ancak engellilere yetersizliği olan ve yardım edilmesi gereken bireyler olarak bakılır ve bağımsız olarak yerine getirmeleri gereken pek çok şey başkaları tarafından yerine getirilirse, bu durum onların sosyal yaşamın dışına itilmelerine neden olacaktır. Başta aile yaşamı olmak üzere toplumsal yaşamın her alanında kapsayıcı tasarım yaklaşımı kullanılarak; fiziksel mekânlar, binalar, yollar, kaldırımlar ve geçitler gibi normal insanların yararlanabildiği her şey engelliler için de ulaşılabilir ve erişilebilir olmalıdır.

Kaynakça

Anastasiou, D. & Kauffman, J. M. (2013). “The Social Model of Disability: Dichotomy between Impairment and Disability”, Journal of Medicine and Philosophy (38), 441-459.

Baykan, Z. (2000). “Özürlülük, Engellilik, Sakatlık Nedenleri ve Korunma”, Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, 9 (9).

BM. (2010). Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’nin İzlenmesi, New York & Cenevre: Birleşmiş Milletler.

Burchardt, T. (2004). “Capabilities and Disability: The Capabilities Framework and The Social Model of Disability”, Disability & Society, 19 (7), 734-751.

Burcu, E. (2006). “Özürlülük Kimliği ve Etiketlemenin Kişisel ve Sosyal Söylemleri”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 23(2), 61-83.

Burcu, E. (2015). Engellilik Sosyolojisi, Ankara: Anı Yayıncılık.

Çağlar, S. (2011). “Engelli Hakları Sözleşmesi’nde Ayrımcılık Yasağı ve Türkiye’nin Uyum Sorunu”, TBB Dergisi 2011 (96), 149-178.

Güngör, F., & Güneş, G. (2011). “Dünyadaki Gelişmeler Paralelinde Türkiyede Değişen Özürlülük Politikaları”, Yalova Sosyal Bilimler Dergisi (3), 25-44.

Hughes, B., & Paterson, K. (2011). “Sakatlık Sosyal Modeli ve Kaybolan Beden: Bir Yeti Yitimi Sosyolojisine Doğru”, D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk içinde, Sakatlık Çalışmaları, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 63-80.

Karataş, Z. (2016). Manevi Değerler Boyutuyla Evde Bakım Hizmetleri, İstanbul: Açılım Kitap.

Kabakçı, E., & Göğüş, A. (2004). İslevsellik, Yetiyitimi ve Sağlığın Uluslararası Sınıflandırması, Ankara: Özürlüler İdaresi Başkanlığı.

Oliver, M. (1996). Understanding Dısability: From Theory to Practice, New York: Macmillan Education.

Özgökçeler, S., & Alper, Y. (2010). “Özürlüler Kanunu’nun Sosyal Model Açısından Değerlendirilmesi”, İşletme ve Ekonomi Arastırmaları Dergisi, 1(1), 33-54.

Öztürk, M. (2011). Türkiye’de Engelli Gerçeği, İstanbul: MÜSİAD.

Palmer, M. & Harley, D. (2012). “Models and Measurement in Disability: An International Review”, Health Policy and Planning (27), 357–364.

Resmi Gazete (1983). 2828 Sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu (24 Mayıs 1983).

Resmi Gazete (2005). 5378 Sayılı Engelliler Kanunu (01 Temmuz 2005).

Resmi Gazete (2013). 28603 Sayılı Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelik (30 Mart 2013).

Scalenghe, S. (2014). Disability in the Ottoman Arab World, 1500–1800, New York: Cambridge University Press.

Thomas, C. (2011). “Sakatlık Kuramı: Kilit Fikirler, Meseleler ve Düşünürler”, D. Bezmez, S. Yardımcı, & Y. Şentürk içinde, Sakatlık Çalışmaları, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 31-50.

TÜİK. (2009). Türkiye Özürlüler Araştırması-2002, Ankara: Devlet İstatistik Enstitüsü Matbaası.

TÜİK. (2011). Özürlülerin Sorun ve Beklentileri Araştırması-2010, Ankara: Türkiye İstatistik Kurumu Matbaası.

TÜİK. (2013). Nüfus ve Konut Araştırması-2011, Ankara: Türkiye İstatistik Kurumu Matbaası.

UPIAS. (1976). Fundamental Principles of Disability, London: Union of the Physically Impaired Against Segregation.

WHO. (2011). World Report on Disability, Malta: World Health Organization.

Yılmaz, V. (2014). “Tarihsel Gelişimi ve Güncel İkilemleriyle Türkiyede Engellilik ve Sosyal Politikalar”, B. Altuntaş içinde, Dezavantajlı Gruplar ve Sosyal Politika, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, 57-75.

KAYNAK: KARATAŞ Z. (2020). Engellliği Anlamak: Kavramlar, Tanımlar, Modeller. Engellilik ve Dinler, Turan, Süleyman, Editör. İstanbul: Okur Akademi, ss.15-33.