BİR SOSYAL HİZMET MODELİ OLARAK EVLAT EDİNME

İnsanların güçlenmesi, özgürleşmesi ve iyilik hallerinin geliştirilmesi için hak temelli uygulamaların yapıldığı sosyal hizmet alanında aile ve çocuk refahı çalışmaları özel bir öneme sahiptir. Çocukların psikososyal ve fiziksel gelişimleri açısından, sevgi ve güven hissedebilecekleri sağlıklı ve işlevsel bir aile ortamının yerini tutacak herhangi bir kurum bulunmamaktadır. Ancak yoksulluk, ihmal, istismar, evlilik birlikteliği dışında dünyaya gelme, terk edilme gibi nedenlerle bazı çocuklar biyolojik ebeveyninin bakım ve gözetiminde büyüme olanağına sahip olamamaktadırlar (Yolcuoğlu, 2009). Ebeveyni tarafından özen yükümlülüğü yerine getirilemeyen çocuklar tespit edilerek korunma altına alınmakta ve kurum ya da aile temelli bakım hizmetinden yararlandırılmaktadırlar. Korunma ihtiyacı olan çocuklar için öncelikle sosyoekonomik destekle aile yanında bakım ve koruyucu aile hizmeti değerlendirilmekte, bunun mümkün olmadığı istisnai durumlarda da son çare olarak kurum bakımı seçeneği devreye girmektedir. Bu çalışmanın konusu olan evlat edinme hizmeti ise özel şartları olan aile temelli bir bakım modeli olarak uygulanmaktadır.

Evlat edinme; terk, kabullenmeme, özen yükümlülüğünü yerine getirmeme gibi nedenlerle biyolojik ailesinden ayrılmak zorunda kalan çocuğa yeni bir aileye sahip olma imkânı sağlayan ve çocuğun fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal güvenliğini korumaya hizmet eden önemli bir sosyal hizmet modelidir. Evlat edinme hizmetinin iki boyutu bulunmaktadır. Bir boyutuyla biyolojik ailesi tarafından bakılamayan çocuğa sürekli bir aile ortamı sağlanırken, diğer boyutuyla da evlat edinen aileye çocuk sevgisini giderme imkânı sunulmaktadır (Soares ve diğ., 2019; Brodzinsky, 2011). Hukuki açıdan evlat edinme; evlat edinen kişi ile evlatlık arasında yasal ve yapay soybağı ilişkisi sonucunu meydana getiren, sadece yargı kararıyla tesis edilen ve dava yoluyla ortadan kaldırılabilen medeni hukuk işlemidir (Kaya, 2009). Türkiye’de evlat edinme işlemleri Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 305-320. maddeleri ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 20. ve 21. maddeleri hükümlerine göre yerine getirilmektedir. TMK’nun 320. maddesi gereğince çocukların evlat edinilmesine ilişkin aracılık faaliyetleri Küçüklerin Evlat Edinilmesinde Aracılık Faaliyetlerinin Yürütülmesine İlişkin Tüzüğe göre Cumhurbaşkanlığınca yetkilendirilen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yürütülmektedir (Koçoğlu, 2019). Bakanlığın son verilerine göre 2018 yılı itibariyle toplam 16 bin 809 çocuk evlat edindirme hizmetinden yararlandırılmıştır (AÇSHB, 2019).

Bir çocuğun evlat edindirme hizmetinden yararlandırılabilmesi için ayırt etme yeteneğine sahipse kendisinin ve biyolojik anne-babanın rızası gereklidir. Anne-babanın rıza hakkı soybağı ile ortaya çıkan kişilik haklarındandır ve devredilemez (Özcan, 2017). Kendisi hakkında gerçekleştirilen işlemin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrama yeteneğine sahip çocuğun rızası, baskı ve zorlama olmadan hür iradesini beyan etmesi şeklinde gerçekleşir. Yaşı, zihinsel ve duygusal olgunluk düzeyi dikkate alınarak çocuğun görüşüne başvurulur. Çocuğun veya ana-babanın rızası ikamet ettikleri yerde bulunan mahkemede sözlü veya yazılı olarak açıklanarak tutanağa geçirilir. Rıza kararını veren mahkeme; irade beyanında bulunan kişilerin kimliğini, rızanın etki altında verilip verilmediğini ve yaptıkları açıklamanın içeriği ve sonuçları hakkında bilgilenmiş olup olmadıklarını araştırmaktadır (Akyüz, 2013; Yalman, 2004). TMK’na göre evlat edinmede anne-babanın rızasının alınması ön görülmekle birlikte bazı durumlarda bu rızanın aranmayacağı belirtilmiştir. Çocuğun terk edilmesi durumunda anne-babanın kim olduğu bilinmiyorsa, çocuk korunma altına alınarak nüfusa kaydettirilir. Eğer çocuğun evlat edindirilmesinde bir sakınca yoksa mahkemeye müracaat edilerek rızanın aranmaması davası açılır. Ayrıca korunma altına alınan çocuğa yönelik anne-babanın özen yükümlülüğünü yerine getirmediği tespit edildiğinde, sosyal hizmetlerin talebi üzerine evlat edinme işlemleri sırasında mahkeme rızanın aranmaması kararını verebilir (Resmi Gazete, 2001).

Evlilik dışı ilişki yaşaması nedeniyle planlamadığı bir gebelik sonucu çocuğunu dünyaya getiren biyolojik anne, sosyal çevre tarafından damgalanmaya ve dışlanmaya maruz kalarak annelik hakkından vazgeçmektedir. Hamilelik ve doğum sürecinde karmaşık duygular yaşayan ve ruhsal açıdan örselenen biyolojik anne evlilik dışı dünyaya getirdiği çocukla ne yapacağını bilememekte, sosyal çevrenin de yönlendirmesiyle bazı hatalı eylemlerde bulunmaktadır. Evlat edinme sürecinde ise çoğunlukla çocuğun yüksek yararı gereği çocuğa ve evlat edinen aileye odaklanılmakta biyolojik annenin psikososyal durumu, talep ve ihtiyaçları göz ardı edilmektedir (Brodzinsky, 1990). Evlat edinme geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu için biyolojik annenin çocuğunu evlatlık verirken rasyonel ve duygusal açıdan sağlıklı karar vermesi, verdiği kararının sorumluluğunu taşımaya hazır olması gerekmektedir.

Biyolojik Annelikten Feragat Süreci

Evlat edinme konusunda yapılan araştırmalarda biyolojik annenin çocuğunu terk etme ya da evlat edinilmesine rıza gösterme kararını nasıl verdiğiyle ilgili sürecin çok fazla ele alınmadığı görülmektedir (Altınoğlu-Dikmeer ve diğ., 2014; Wiley ve Baden, 2005). Genellikle evlilik dışı ilişki sonucu hamile kalan kadınlar gebeliği sonlandırma girişiminde bulunmakta, bunun mümkün olmadığı durumda da istemeden çocuğunu dünyaya getirmek zorunda kalmaktadırlar (Sisson, 2015). Türk hukuk sisteminde hamileliğin isteyerek sonlandırılması için normal gebeliğin on haftayı, cinsel saldırı sonucu oluşan gebeliğin de yirmi haftayı geçmemiş olması gerekmektedir (Uyumaz ve Avcı, 2016; Özyurt ve diğ., 2015). Evlilik dışı ilişki yaşayan kadın gebeliği planlamadığı için hamile olduğunu geç fark etmekte, tehdit ve dışlanma korkusuyla da durumunu yakın sosyal çevresiyle paylaşamamaktadır. Gebeliğin ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan belirtileri daha fazla gizleyemediği için güven duyduğu yetişkinlerden yardım isteyerek bu süreci en az zararla atlatacağı çözüm yollarını denemektedir. Araştırmalar çocuğundan vazgeçmek zorunda kalan kadınların depresyon, üzüntü, öfke, pişmanlık, utanç, kaygı, keder, kayıp ve suçluluk gibi olumsuz duygular yaşadıklarını göstermektedir (Clutter, 2017; Aloi, 2009).

Sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte gelişmiş ülkeler başta olmak üzere Dünya’da evlilik dışı adölesan gebeliklerde artış yaşanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda 750 bin ergenin ya da 20 yaşın altındaki genç kadınların %7’sinin planlanmayan gebelik yaşadığı belirtilmektedir. Gebeliği sonlandırmak için kürtaj yaptıranların oranı ise %32’dir. Gebeliği tamamlayan ergen annelerin %5’inin doğurdukları çocuklar evlatlık olarak verilmekte, bebeklerin büyük çoğunluğu ise ergenlik çağındaki anneleriyle birlikte kalmaktadırlar. Tek başına çocuğuna annelik yapmaya çalışan ergenler eğitimlerini yarıda bırakmakta, yoksul ve işsiz olmaları nedeniyle sağlıksız bir şekilde sosyal yardımlarla yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmaktadırlar (Zastrow ve Krist-Ashman, 2014). Türkiye’de yapılan bir araştırmada; adölesan gebeliklerin %12,5’inin evlilik dışı olduğu ve bu gebelerin %69,23’ünün hamile kaldıkları için üzüldüğü, durumu sosyal çevrelerinden sakladığı, bebeği düşürmeyi ya da kürtaj olmayı istedikleri tespit edilmiştir (Fadıloğlu ve Yılmaz, 1992). Evlilik dışı gebelikler hem anne hem de bebek üzerinde fizyolojik ve psikososyal olumsuzluklara neden olmaktadır. İstenmeyen gebelik sonucu dünyaya gelen çocuklarda pek çok gelişim geriliği ve sağlık sorunları oluştuğu vurgulanmaktadır (Kara-Uzun ve Șimșek-Orhon, 2013).

Kadın yaşamının önemli gelişimsel dönemlerinden birisi olan gebelik, fizyolojik bir olay olmakla birlikte stres, depresyon, kaygı gibi ruhsal boyutu olan bir süreçtir (Arslan ve diğ., 2006). Gebelikte depresyonun görülme sıklığı %12-36 arasında değişmekle birlikte özellikle istenmeyen ve plansız gebeliklerde daha fazla depresyon yaşandığı belirtilmektedir (Yeşilçiçek-Çalık ve Aktaş, 2011; Foli ve diğ., 2016). Ekonomik düzeyin düşüklüğü, partner yokluğu, yalnız yaşama, sosyal destek azlığı veya yokluğu, sosyal izolasyon, fiziksel, duygusal ve cinsel şiddet öyküsünün bulunması gebelikte kaygı ve depresyonu arttıran önemli sosyal risk faktörlerindendir (Brenda ve diğ., 2009). Evlilik dışı ilişki sonucu plansız ve istenmeyen bir gebeliğin ortaya çıkması kadının eş ve sosyal çevre desteğinden mahrum kalmasına neden olmakta ve gebeliğin öğrenilmesinden doğum sürecine kadar stresli bir dönem yaşamasına yol açmaktadır (Wiley ve Baden, 2005). Türkiye’de evlilik dışı istenmeyen gebelik yaşayan kadınların hamilelik ve doğum sonrası annelik süreçleri, dünyaya getirdiği çocukla ilişkisi gibi konularda psikososyal destek çalışmaları yetersiz olduğu için kadınlar bu süreçlerdeki sorunları tek başlarına çözmek zorunda kalmaktadırlar. Çoğu zaman geleneksel namus anlayışı nedeniyle can güvenliği tehlikesi yaşayan kadın, doğum yaptıktan sonra çocuğundan kurtulmaya çalışmakta ve çocuğunu öldürme, terk etme, nesep değiştirme gibi yasal olmayan yollara başvurmaktadır (Eke, 2014; Dinç ve Hotun-Şahin, 2009).

Korunma İhtiyacı Olan Çocuk ve Evlat Edinme

Türk Medeni Kanunu’na göre çocuk ile anne arasında soybağı doğumla kurulmaktadır. Dolayısıyla çocuk evlilik dışında dünyaya gelmiş olsa da anne ile soybağı ilişkisi başka bir işleme gerek kalmaksızın doğal yolla gerçekleşmektedir. Ancak baba ile çocuk arasında soybağı ilişkisi kurulabilmesi için evlilik, tanıma ya da mahkeme kararı gerekmektedir (Altunkaya, 2001). Evlilik dışı dünyaya gelme sürecinde çocuğun herhangi bir sorumluluğu bulunmamasına rağmen, uzun yıllar evlilik içi çocuklarla aynı haklardan yararlanmasına izin verilmemiştir. Hem evlilik dışı ilişkiyi teşvik edeceği ve aile kurumuna zarar vereceği, hem de evlilik ilişkisinde dünyaya gelen çocukların haklarının zedeleneceği gerekçesiyle 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu çocuklar yasal açıdan ayrımcılığa tabi tutulmuşlardır. İsveç 1949’da, İngiltere 1960’da, Almanya 1970’de, Fransa 1972’de, İsviçre 1978’de yaptıkları yasal düzenlemeyle evlilikte dünyaya gelen çocuklarla evlilik birliği dışındaki çocukların ana-babalarıyla olan ilişkileri bakımından haklarda ve görevlerde eşit olduklarını kabul etmişlerdir. Türkiye’de ise 2002 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Medeni Kanunu ile evlilik içi, evlilik dışı soybağı ayrımı kaldırılmış ve bütün çocuklar için soybağı tekliği ilkesi benimsenmiştir (Akyüz, 2013).

Evlilik dışı dünyaya gelen çocuğun nüfus kütüğüne kaydı biyolojik annesi tarafından yapılmaktadır. Nüfus Hizmetleri Kanunu’na göre çocuk, annenin bekârlık hanesine, yine annenin bekârlık soyadıyla kaydedilmektedir (Turan-Başara, 2017). Baba ile soybağı ilişkisi hukuki olarak tanıma yoluyla kurulmaktadır. Tanıma hakkı şahsa bağlı bir hak olduğu için ayırt etme gücüne sahip biyolojik babanın, nüfus müdürlüğüne veya mahkemeye yazılı beyanda bulunarak başvuruda bulunması gerekmektedir. Biyolojik babanın babalığı kabul etmemesi durumunda ise anne ya da ayırt etme gücüne sahip çocuk babalık davası açabilmektedir. Mahkemenin babalığa hükmedebilmesi için davalının baba olduğunun kanıtlanması gerekmektedir. Günümüzde kan testleri ve DNA incelemesi yoluyla tıbbi olarak babalığın belirlenmesi kesine yakın derecede mümkün olmaktadır (Tüzüner, 2013).

Evlilik dışı dünyaya gelen çocuğun biyolojik annesi dışında herhangi bir anne babanın nüfus kütüğüne kaydedilmesi, soybağı (nesep) değişikliğine neden olacağı için Türk Ceza Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir. Bir kişinin ailesiyle ilişkisi doğum, evlat edinme, tanıma ya da babalığa hükmolunması yolları ile hukuken oluşacağından bunun dışındaki yöntemler meşru kabul edilmemektedir. Soybağı değişikliği; bir şahsın kişisel durumunu, aslından uzaklaştırıp onu bir başka kişiye dönüştürmek ya da dönüşmesine neden olmak ve buna yol açan fiilde bulunmaktır (Özkaya, 2012). Çocuğun soybağını değiştiren kişiler, gerçeğe aykırı beyanda bulunarak resmi makamları yanılttıkları için ayrıca cezalandırılmaları gerekmektedir (Öktem-Çevik, 2016). Biyolojik annesi belli olan evlilik dışı bir çocuğun başka bir aile yanına yerleştirilmesi ancak evlat edinme yoluyla mümkün olmaktadır.

Evlat edinme, evlat edinmeye uygun bir küçükle evlat edinme şartlarını taşıyan kişi veya aile arasında kurulan hukuki soybağı ilişkisidir. Evlat edinme ilişkisi kan bağı ilişkisi olmayacağı için yapay soybağı ilişkisi olup mahkeme yoluyla kurulmaktadır (Akyüz, 2013). Evlat edinmenin çocuğun yüksek yararı ve güvenliğine uygun olması, bakılmış ve eğitilmiş olması, diğer çocukların haklarının zedelenmemiş olması ve evlatlık işlemlerinde aracı kurumun gerekliliği gibi genel koşulları bulunmaktadır (Kizir, 2009). Evlat edinmek isteyen kişiler evli ise birlikte başvurmaları gerekmekte; evli olmayanlar ise tek başlarına müracaat edebilmektedirler. Eşlerin birlikte evlat edinebilmeleri için beş yıldır evli olmaları ya da otuz yaşını tamamlamış olmaları gerekmektedir. Evlat edinilenin, evlat edinenden en az on sekiz yaş küçük olması zorunluluğu vardır (Resmi Gazete, 2001). Yaş ve evlilik deneyimi ölçütü olmasının temel nedeni, anne-baba adayının bir çocuğun bakım ve eğitim sorumluluğunu üstlenebilecek bilgi ve beceriye sahip olmasının sağlanmasıdır. Evlat edinmenin talepte bulunan anne ve/veya baba adayıyla ilgili genel koşullarının yanında, çocuğun ve biyolojik ebeveynin rızasının olması gibi özel koşulları da bulunmaktadır. Evlilik dışı olan çocuğun biyolojik annesinin rızası olmadan evlat edindirilmesi mümkün değildir. Ayrıca baba ile çocuk arasında hukuki soybağı ilişkisi kurulmuşsa babanın da rızası alınmalıdır (Yalman, 2004). Ancak çocuğun bedensel, zihinsel, sosyal ve duygusal güvenliğinin korunması bakımından anne-babanın çocuğa yönelik özen yükümlülüğünü yerine getirmemesi durumunda evlat edinme işlemleri sırasında mahkeme rızanın aranmaması kararı verebilmektedir (Akyüz, 2013; Özcan, 2017).

KAYNAK: KARATAŞ Z. (2020). Evlat Edinme Sürecinde Biyolojik Annenin Hak Arama Mücadelesi: Vaka Sunumu. Toplum ve Sosyal Hizmet, cilt.31, ss.1394-1414.