ADLİ SOSYAL HİZMET

Hukuk ilkeleri doğrultusunda oluşturulmuş ve sosyal düzenin sürdürülmesinde merkezi bir role sahip olan adalet sistemi, farklı disiplinlerin katkılarıyla işleyişini sürdürmektedir. Hukukun asli unsur olarak yer aldığı adli sistemde fen ve teknik bilimlerin yanında tıp, sosyal hizmet, psikoloji, sosyoloji gibi beşeri ve içtimai bilimler adaletin ve toplumsal düzenin sağlanmasında hukuka yardımcı olmaktadır. İnsan hakları ve sosyal adalet ilkeleri doğrultusunda dezavantajlı birey ve grupların sorunlarına çözüm bulmayı ve ihtiyaçlarını karşılamayı amaç edinen sosyal hizmet mesleği, kendine özgü yaklaşımları ve müdahale yöntemleriyle adli sistem içinde yer almaktadır.

Adli sistemde yerine getirilen sosyal hizmet müdahalesi ve uygulamalarını nitelendirmek için kullanılan adli sosyal hizmet kavramı, Ülkemizde daha çok Adalet Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen sosyal hizmet faaliyetlerini tanımlamak için kullanılmaktadır. En geniş anlamda adli sosyal hizmet, sosyal hizmetin kuramsal ve uygulama bilgisinin kanunların yerine getirilmesi ve adaletin sağlanması amacıyla kullanıldığı bir alt uzmanlık alanıdır. Sosyal hizmet, uygulamalarını gerçekleştirirken adli tıp, adli psikiyatri, adli kolluk ve hukuk disiplinleriyle koordinasyon ve işbirliği içinde çalışır. Bilgi temelinde sosyal hizmet kuram ve yaklaşımlarının yanında, kriminoloji, hukuk, psikoloji ve sosyoloji kuramlarından da yararlanır. Adalet sistemi içinde kendisine uygulama alanı bulan sosyal hizmet, bazen bağımsız bazen de bir alt sistem olarak bütünün önemli bir boyutunu oluşturmaktadır (İl, 2003). Risk altında olan bireylerin savunuculuğunu yapan sosyal çalışmacılar, müracaatçının sorunlarının giderilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanmasında adli sistemi harekete geçirici rol üstlenerek bağımsız bir şekilde adli makamlara başvurma yetkinliğine sahiptir. Bunun yanında adli kolluk, soruşturma, kovuşturma ve infaz aşamalarında adli sistemin talep ettiği bilgi ve değerlendirmeleri yaparak, bireyler hakkında doğru kararın verilebilmesi için bilirkişilik, danışmanlık ve rehberlik hizmeti sunarlar.

“Adli sosyal hizmet, sosyal hizmetin kuramsal ve uygulama bilgisinin kanunların yerine getirilmesi ve adaletin sağlanması amacıyla kullanıldığı bir alt uzmanlık alanıdır.”

Sosyal hizmet ve hukuk her ne kadar farklı yaklaşım ve yöntemleri kullansa da insan davranışını ve sosyal sistemleri anlama konusunda birbirlerini tamamlamaktadırlar. Hukuk bireyi eylemi gerçekleştiren fail olarak görmekte, suç ve cezayı merkeze alarak kontrol ve güvenlik yaklaşımını kullanmaktadır. Sosyal hizmet ise bireyin kendine özgü gelişim özelliklerine ve sosyal bağlama, mevcut eylemlerin temelindeki giderilmemiş ihtiyaç ve sorunlara odaklanan refah ve iyileştirme yaklaşımını esas almaktadır. Günümüzde sadece cezalandırmaya dayalı bir adalet sisteminin işlevsel olmadığı anlaşıldığından, suçla mücadelede adli ve polisiye tedbirlerin yanında onarıcı adalet uygulamalarına da yer verilmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Araştırmalar suçlu bireyleri yeniden toplumsallaştırmada refah yaklaşımını esas alan, toplum temelli ve çok düzeyli programların başarılı olduğunu göstermektedir (Baykara-Acar, 2013). Bu açıdan çevresi içinde birey yaklaşımını esas alan sosyal hizmetin adli sistemde yer alması onarıcı adalet yaklaşımı açısından son derece önemlidir.

Kentleşme, göç, işsizlik gibi küresel sosyal sorunlar toplumsal eşitliği ve düzeni bozmakta, suç oranlarının artmasıyla birlikte de adli sisteme olan talep artmaktadır. Bilişim teknolojilerinin de yaygın kullanılmasıyla birlikte insan ilişkileri karmaşıklaşmakta ve sorunların boyutları değişmektedir. Bu nedenle adli sisteme dâhil olan birçok vakada sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için sosyal hizmet müdahalesine ihtiyaç duyulmaktadır. Adli sistemde sosyal çalışmacı, mesleğine özgü bilimsel yöntem ve yaklaşımları kullanarak müracaatçıların sorun ve ihtiyaçlarını analiz etmekte, müracaatçıyla birlikte değişim planı oluşturmakta ve uygulamaktadır. Bu süreçte sosyal hizmet kuramları ya da yaklaşımları sorunun nasıl ele alınacağı, müracaatçıya nasıl davranılacağı konusunda sosyal çalışmacıya yardımcı olmaktadır. Yaklaşımlar, belirli bir konuyu anlamak, açıklamak ve gelecekle ilgili tahminler yapmak için kullanılan analitik araçlardır ve müdahale için mantıksal zeminin hazırlanmasına yardımcı olurlar. Yöntem, müracaatçılarla çalışırken sosyal çalışmacının belli görevleri yerine getirmek ve belli hedeflere ulaşmak için kullandığı tekniklerdir (Teater, 2015). Bu bölümde öncelikle adli sosyal hizmetin temelleri ve adli sosyal çalışmacının sorumlulukları açıklanmış, sonrasında da genelci sosyal hizmet anlayışı doğrultusunda sıklıkla kullanılan yaklaşım ve yöntemlere yer verilmiştir.

Adli Sosyal Hizmetin Temelleri

En genel anlamda adli sosyal hizmet, adaletin yerine getirilmesinde sosyal hizmet bilgisinin hukuk sistemine uygulanması anlamına gelmektedir. Daha geniş anlamda ise adli sosyal hizmet; hukuki sonuçları olan eylemleri nedeniyle şüpheli, tanık, suçlu veya mağdur olarak adli sisteme dâhil olmuş bireylerin sosyal hizmet müdahalesi gerektiren sorun ve ihtiyaçlarını gidermeye yönelik sunulan hizmetler bütünüdür. Adli sosyal hizmet alanında görev yapan sosyal çalışmacı; medeni hukuk ve ceza hukuku alanına giren boşanma, velayet, evlat edinme, ihmal, istismar, cezai sorumluluk, korunma altına alma, cezanın infazı, tahliye, denetimli serbestlik, tedavi ve rehabilitasyon gibi konularla bilirkişi ve danışman olarak hukuk sistemine yardımcı olmaktadır (Parutçuoğlu, 2018). Dolayısıyla adli sosyal hizmet yasal gerçeklikle psikososyal bağlamın kesişme alanında devreye girmektedir.

Toplumun yasal ve insani hizmet sistemleri arasındaki arayüze odaklanan sosyal hizmetin hümanist bakış açısı ile hukukun normatif karakteri arasında bazı metodolojik sorunların yaşanması kaçınılmazdır (Barker & Branson, 2014). İnsanın nesneleştirildiği adli sistemde, sosyal hizmet hukukun insani yönünü temsil etmektedir (Yücel, 2016). Ancak adli sosyal hizmet alanında görev yapan sosyal çalışmacı zaman zaman özgürlük ve kontrol arasında sıkışıp kalmaktadır. Bir taraftan suç işleyen bireylerin iyileşmelerini sağlayacak tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerini sunarken, diğer taraftan da toplumu korumak ve yeniden suç işlenmesini önlemek amacıyla kontrol işlevini yerine getirmek zorundadır (Roberts & Brownell, 1999).

“Adli sosyal hizmet alanında görev yapan sosyal çalışmacı zaman zaman özgürlük ve kontrol arasında sıkışıp kalmaktadır.”

Hukukun temel amacı güvenlik ve denge içinde olan toplumsal bir düzeni sağlamaktır. Bu nedenle hukuk toplumsal yaşam içinde bir anlam kazanmaktadır. Sosyal gerçeklikle bağlı olan hukuk, işlevini yerine getirebilmek için çağın koşullarına göre toplumun gereksinimlerini karşılamak zorundadır. Toplumsal yapının işleyişinde din, ahlak ve örf-adet kurallarının yanında hukuk güçlü yaptırımı ve biçimselliğiyle ön plana çıkmaktadır. Çünkü hukuk birey ve grupların toplumsal ilişkileri ve eylemleri üzerinde normatif ve zorlayıcı bir etki sağlamaktadır (Işıktaç & Koloş, 2015). Bu anlamda hukuk; bireylerin birbirleriyle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen emirler, yasaklar ve yetkiler içeren, devletçe yaptırıma bağlanmış kurallar bütünüdür (Anayurt, 2016). Ancak hukukun öznesi insan olduğu için diğer sosyal bilimlerin katkısı olmadan hedeflenen sosyal düzeni ve adaleti sağlamak da mümkün değildir.

Sosyal hizmet alanında müracaatçıyla ilgili kararların verilmesinde hukuk sistemi, işbirliği yapılması gereken önemli bir mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin; korunma ihtiyacı olan çocuğun tespit edilmesi sonrasında uygun görülen korunma kararı ya da koruyucu önleyici tedbir kararlarının alınması için mahkemeye müracaat edilmesi gerekmekte, şiddet mağduru bir kadınla çalışırken hem şikâyet sürecinin başlatılması hem de güvenlik tedbirlerinin uygulanması için hukukun desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Çocuğa yönelik ihmal istismarın bildirimi, özen yükümlülüğünü yerine getirmeyen ebeveynden velayetin nez’i (değiştirilmesi), madde bağımlılığı ya da ruh sağlığı sorunu olan bireylerin tedavi kurumlarına yatırılması gibi daha pek çok konuda adli sistemle işbirliği içinde çalışılması gerekmektedir. Sosyal çalışmacı savunuculuk rolü gereği müracaatçının sosyal işlevselliğini yeniden kazanması için yüksek yararı neyi gerektiriyorsa o doğrultuda karar alınması için adli birimlere kanıta dayalı bilgi sunmaktadır. Aynı zamanda müracaatçı hakkında verilen hukuki kararların en etkili şekilde uygulanması için izleme görevini yerine getirmekte ve süreç hakkında adli makamlara geri bildirimde bulunmaktadır.

Adli sistemde görev yapan sosyal çalışmacının mesleğin değer temeli ve etik boyutu açısından uyması gereken bazı temel ilkeler bulunmaktadır. Bu temel ilkeler mesleki deneyimlere dayalı olarak insan hakları esas alınmak suretiyle şekillenmiştir. Ancak uygulamada hukuki otoritelerin ya da müracaatçıların beklentilerini karşılama endişesiyle bazen etik ikilemler yaşanabilmektedir (Yanardağ, 2019). İnsan onuru ve değerini yüceltmeyi kendisine misyon edinmiş sosyal hizmet mesleği, çalıştığı koşullardan bağımsız olarak yasalar çerçevesinde müracaatçının yararı neyi gerektiriyorsa o doğrultuda hareket etmektedir. Sosyal çalışmacı savunuculuk rolü gereği öncelikle bireyin en temel insan hakkı olan yaşama, hayatta kalma ve gelişme hakkını, katılım ve kendi kaderini belirleme hakkını, ayrımcılık yapılmadan adilce yargılanma hakkını sağlamaya yönelik eylemlerde bulunmaktadır.

Sosyal hizmete ihtiyaç duyan müracaatçıların sosyal işlevselliklerini arttırmayı amaçlayan sosyal çalışmacılar bir taraftan sosyal adaleti sağlamaya çalışırken diğer taraftan da ayrımcılık, dışlanma, etiketlenme gibi insan hakları ihlalleri ile mücadele etmek durumundadırlar (Gökçearslan-Çiftçi & Gönen, 2011). Sosyal hizmetin bir alt uzmanlık alanı olarak gelişen adli sosyal hizmet uygulamalarının etkin ve standart bir şekilde yerine getirilebilmesi için bazı temel ilkelerin sosyal çalışmacılar tarafından içselleştirilmiş olması gerekir. Uygulamada ortak yaklaşımın sağlanması; ortak ilkelerin belirlenmesi ve uygulamaya aktarılmasıyla mümkündür. Bu açıdan sosyal hizmetin etik değerlerine uygun olarak oluşturulan adli sosyal hizmetin temel ilkelerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

İnsan Haklarına Dayalı Uygulama Yapma: İnsan hakları, bütün insanların insan olmalarından dolayı sahip oldukları temel özgürlükleri ifade eder. İnsan Hakları Beyannamesi müracaatçılara yönelik hak ihlallerinin ortaya konulmasında önemli bir dayanak olma özelliği taşır (Zengin & Altındağ, 2016; Dominelli, 2015). Son yıllarda sosyal hizmet uygulamalarında ihtiyaç temelli yaklaşımdan hak temelli yaklaşıma geçiş yaşanmaktadır. Sosyal çalışmacının müracaatçılar adına sürekli ihtiyaç değerlendirmesi yapmasının onları güçsüzleştirdiği ve yardımlara bağımlı hale getirdiği vurgulanmaktadır. İnsan haklarına dayalı sosyal hizmet baskı karşıtı olmayı, müracaatçıyı özgürleştirici uygulamalar yapmayı gerektirdiği için günümüzde daha çok tercih edilmektedir (Ife, 2017).

İnsan haklarını temel alan adli sosyal hizmet uygulamalarında, suç işlemiş bireylerin kanunlar tarafından kısıtlanmış hakları dışında kalan haklarının diğer vatandaşlarda olduğu gibi korunması esas alınmaktadır. Kanunla ihtilafa düşse bile bireyin temel fizyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi; eğitim, sağlık, bakım gibi haklara erişebilmesine olanak sağlanmalıdır. Bazen güvenlik gerekçesiyle ceza infaz kurumlarında kalan hükümlülerin bu haklarını kullanmaları engellenmektedir. Ancak sosyal çalışmacı önyargısız ve tarafsız tutumunu koruyarak gücün ve otoritenin kötüye kullanılmasının önüne geçmeye çalışmalıdır (Öncül, 2017).

İstismardan Kaçınma ve Zarar Vermeme: Adli sosyal hizmet uygulamalarında müracaatçının kötü muamele, ihmal ya da istismardan korunması en temel etik kurallardan birisidir. Güven, özerkliğe saygı ve müracaatçının yararına hareket etme üzerine kurulmuş bir sosyal hizmet ilişkisinde zarar verici davranışta bulunma ahlaki açıdan da doğru değildir. Müracaatçının zarar görmesi sosyal çalışmacının ve mesleğinin saygınlığını zedeleyecektir. Sosyal çalışmacının müracaatçıdan herhangi bir şekilde ekonomik çıkar elde etmeye çalışması, duygusal ya da cinsel yakınlaşma yaşaması, kişisel inanç ve ideolojisini dayatması doğrudan zarar verme ve istismar davranışı olarak değerlendirilmektedir. Sosyal hizmet etik ilkelerinin ihlal edildiğini gösteren bu davranışların cezai yaptırım boyutu da bulunmaktadır (Reamer, 2018).

Adli sistemde görev yapan sosyal çalışmacının müracaatçının fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü korumaya dair sorumlulukları bulunmaktadır. Özellikle müracaatçıya uygun olmayan ya da yanlış yönlendirici tavsiyede bulunmak telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilmektedir (Kadushin & Kadushin, 2016). Örneğin; bilirkişilik görevini icra eden sosyal çalışmacı boşanmak üzere olan çiftlere boşanmalarına ya da evlilik birliğini sürdürmelerine dair herhangi bir öneride bulunmamalıdır. Nihai karar, kendi kaderini tayin ilkesi gereği müracaatçıya ait olmalıdır. Diğer taraftan intihar, kendine zarar verme ya da madde bağımlılığı gibi konularda da müracaatçının zarar görmesini engellemek için gerekli tedbirlerin alınması sağlanmalıdır.  Sosyal çalışmacının uyguladığı mesleki aktiviteler ve programlar, müracaatçının cesaretini kırma ve onu zayıf düşürme yönünde olmamalıdır. Sosyal hizmet uygulamaları müracaatçının sosyal işlevselliğinin önüne engeller koymamalıdır.

Kanıta Dayalı Nesnel Değerlendirme Yapma: Kanıta dayalı sosyal hizmet, adli sistemde sosyal çalışmacının mesleki bilgisini, uzmanlık deneyimini, müracaatçı tercihlerini ve eldeki somut verileri kullanarak en doğru kararın verilmesine yardımcı olma süreci olarak tanımlanabilir (Özkan & Gökçearslan-Çifci, 2012). Kanıta dayalı sosyal hizmet uygulaması şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin bir sonucudur. Soruşturma, kovuşturma ya da infaz aşamasında adli makamların talep ettiği sosyal inceleme raporuna tarafların yasal olarak itiraz etme hakları bulunmaktadır. Bu nedenle sosyal inceleme raporunda yer alan bilgilerin, araştırmaya ve bilimsel ölçütlere dayalı olarak mesleki kavramlarla aktarılması, önerilen sosyal hizmet müdahalesine güçlü bir zemin hazırlayacaktır. Sadece görüşmeden elde edilen verilere dayalı değerlendirme eksik olacağı için yeterli kanıta ulaşmak için sosyal çevreyle ilgili kapsamlı inceleme yapılmasında yarar vardır.

İş yoğunluğu çok olan adli birimlerde ağır vaka yükü nedeniyle müracaatçıların durumunu dikkatlice incelemeden, benzer durumdaki müracaatçılardan edinilen tecrübelerle müdahalede bulunmak doğru değildir. Birey ya da aileye yönelik sosyal hizmet müdahalesi hatalı bilgilere dayalı olarak yapılırsa, müracaatçılar riske atılmış olur. Bu nedenle uygulamanın kanıta dayalı bilgiyle yapılması önemlidir (Sheafor & Horejsi, 2014).

KAYNAK: KARATAŞ Z. (2020). Adli Sosyal Hizmet Müdahalesi: Yaklaşımlar ve Yöntemler. Adli Sosyal Hizmet: Yaklaşım ve Müdahale, Gönültaş B. M., Elitez D., Editör. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, ss.284-303.