AİLE DANIŞMANLIĞI UYGULAMASI

Sosyal hizmet uygulamalarında “çevresi içinde birey” anlayışı gereği aileyle çalışılmadan tek başına bireyle çalışmanın yeterli olmayacağı tecrübe edilmektedir. Çünkü insanın fizyolojik, psiko-sosyal ve kültürel olarak yapılanmasının oluştuğu yer ailedir. Birey kendisinin öz değerini, başkalarıyla kurduğu iletişim kalıplarını, yaşam kurallarını, sosyal ilişki biçimlerini aile içinde öğrenir ve kişiliğini bu temeller üzerine bina eder. Bireyin yaşam boyu izlerini taşıyacağı sevgi, güven ve bağlanma ilişkisinin temelleri de aile içinde atılmaktadır. Bu nedenle aileyi bir bütün olarak ele almayı gerektiren aile danışmanlığı çalışmaları sosyal hizmet uygulamalarının odağında yer almaktadır.

Türkiye’de Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 2012 yılında yayınlanan Aile Danışma Merkezleri Yönetmeliği kapsamında aile danışmanlığı uygulamasıyla ilgili esaslar belirlenmiş ve bu amaçla açılacak merkezlerin standartları ortaya konulmuştur. Yönetmelikte aile danışmanlığı; “aile bireylerinin içinde geliştikleri veya işlevlerini yerine getirdikleri aile sistemini veya ilişkide bulundukları diğer sosyal çevreleri değerlendirmeye dayanan ve bu anlayıştan yola çıkarak bireylere, çiftlere veya ailelere sorunlarının çözümüne dönük değişim ve gelişime yönelik özel teknik ve stratejileri içeren hizmetler” olarak tanımlanmıştır. Aile danışmanlığı yapabilmek için sosyal hizmet, psikoloji, sosyoloji, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, tıp, hemşirelik ve çocuk gelişimi alanlarından birinde en az dört yıllık lisans programlarından mezun olma şartı getirilmiştir. Bu bölümlerden mezun olduktan sonra; Milli Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu veya üniversitelerden biri tarafından uygun görülen en az 300 saati teorik ve en az 30 saati süpervizyon eşliğinde olmak üzere 150 saati uygulamalı toplam 450 saatlik aile danışmanlığı alanında bir eğitim programını başarıyla tamamlayarak sertifika alınması zorunluluğu bulunmaktadır (Resmi Gazete, 2012).

Yukarıda da bahsedildiği gibi aile danışmanlığı yapabilmek için lisans eğitimi yeterli görülmeyip 450 saatlik temel aile danışmanlığı eğitimi alınması gerekmektedir. Ancak sosyal hizmet öğrencisi lisans eğitimi döneminde bireyle ve aileyle çalışma, grupla çalışma ve toplumla çalışma gibi üç farklı yöntem dersi okuduğu için aile danışmanlığı konusunda avantajlı bir konuma sahiptir. Bu bölümde sosyal hizmet uygulaması yapan öğrencinin aileye yönelik çalışma yaparken ihtiyaç duyacağı temel uygulama becerilerine ilişkin bilgilere yer verilecektir.

Sosyal hizmete ihtiyaç duyan aileler genellikle sosyo-ekonomik destek ve danışmanlık hizmeti almak için müracaat etmektedirler. Adli sosyal hizmet alanında boşanma davalarında, suça sürüklenen ya da mağdur çocuk davalarında ailelerle bilirkişi olarak çalışma yapılması gerekmektedir. Koruyucu aile, evlat edinme müracaatlarında ise ailenin bütüncül olarak değerlendirilmesi ve müracaatlarının uygun olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir. Bu bölümde verilecek bilgiler sosyal çalışmacının bu doğrultuda yapacağı aile değerlendirmelerinde yol gösterici olacaktır.

Aile danışmanlığı, aile bireylerinin birlikte katılacağı oturumlara liderlik yapmayı gerektirecek deneyime ve danışmanlık becerisine sahip meslek elemanlarının yapacağı bir uygulama olduğu için, bu alanda kendini geliştirmek isteyen sosyal çalışmacı adayı öğrenci mutlaka profesyonel eğitimlere katılmalıdır. Temel aile danışmanlığı eğitimi yanında bilişsel davranışçı çift ve aile terapisi, yaşantısal aile terapisi, çözüm odaklı aile terapisi gibi ileri düzey eğitimler almalıdır. Bu eğitimleri aldıktan sonra da bu alanda deneyimli aile terapistlerinden süpervizyon desteği alarak beceri ve tecrübesini arttırmalıdır.

Bu bölümde aile danışmanlığı kuram ve yaklaşımlarından daha çok, uygulamayla ilgili sürece ve tekniklere yer verilecektir. Bu konuda bilgi almak isteyen öğrencilerin bölüm içinde referans olarak verilen kaynakları temin ederek okumaları önerilmektedir.

Aile Danışmanlığı Süreci

Aile danışmanlığı yapan sosyal çalışmacının yaklaşımı ne olursa olsun aile danışmanlığının belli aşamalardan oluşan sistematik bir süreci vardır. Aileyle çalışan danışmanlar hangi yaklaşımı kullanırlarsa kullansınlar; aile üyeleri arasındaki iletişime açıklık kazandırmak, dirençle başa çıkmak ve işlevsel olmayan davranışları değiştirmek gibi ortak terapötik etkinliklerde bulunmak zorundadırlar. Yine çoğu danışman ilişki halindeki bireylere değil, ilişkilerin kendisine odaklanırlar. Bir başka ifadeyle aile danışmanlığında ağaçlardan daha çok ormana odaklanmak gerekmektedir (Gladding, 2012).

Aile danışmanlığı uygulaması yapan sosyal çalışmacı adayı öğrenci özellikle kendisiyle ilgili farkındalık sahibi olmalıdır. Çünkü bazen kişilik özelliği, kullanılan müdahale yöntemlerinden daha önemli olabilmektedir. Danışmanın kendi durumuyla ilgili farkındalık sahibi olması, terapötik ilişki esnasında açığa çıkan kendi geçmiş travmaları ve acılarıyla başa çıkmasına yardımcı olacaktır.  Danışman süreçte ortaya çıkacak zayıf yönleriyle yüzleşmeye hazır olmalıdır. Yapılan araştırmalar ailelerle yeni çalışmaya başlayan danışmanların bir takım sorunlar yaşadığını ortaya koymuştur. Uygulama yapılırken bu konularda hatalı davranışlar sergileneceği göz önünde bulundurulmalıdır (Gladding, 2012):

Aşırı vurgu: Süreç yerine içeriğe aşırı vurgu yapılmamalıdır. Ne, nerede, ne zaman gibi soruları yanı sıra nasıl sorusuna da yeteri kadar yer verilmelidir.

Herkesi fazlasıyla mutlu etmeye çabalamak: Terapötik süreçte bazı eksikliklerin olması kaçınılmazdır. Herkesi memnun etmek mümkün olmadığı gibi, bazen değişim içim huzursuz olmak gerekebilir.

Bir an önce sonuca varmaya çalışmak: Bir şeyleri konuşmayla, değiştirmenin ayrı şeyler olduğu unutulmamalıdır. Değişim zaman alır.

Aileden bir üyeye fazlaca odaklanmak: Ailenin yaptığı gibi günah keçisi bulmaya çalışılmamalıdır.

Özen ve ilgi göstermede eksiklik: Danışmanlık sürecinde eşit mesafede durmak, açık bir duruş sergilemek, öne eğilerek oturmak, göz teması kurmak, rahat olmak önemlidir.

Aile danışmanlığı süreci aileyle danışmanın ilk karşılaşmasıyla başlar. Genellikle ilk bağlantı aile üyelerinden birinin danışmanı aramasıyla başlar. İlk görüşmeyi yapan aile üyesi değişimi en çok talep eden ve danışma sürecine katılmaya en açık olan kişidir. Bu aşamada bağlantı kuran kişinin adı-soyadı, adres ve telefon bilgisi alınır. Ne tür sorundan dolayı başvurduğu ve kendisini kimin yönlendirdiği öğrenilir. Sorunları için daha önce bir yere müracaat edip etmedikleri sorulur. Buna benzer aileyle ilgili ön bilgiler alınır. Ancak ön değerlendirme yoluyla elde edilen bilgiler, nihai bilgiler değildir. Süreç içinde ortaya çıkacak yeni bilgi ve belgelerle desteklenmelidir.

Aileyle İlk Görüşme Aşaması

Aileyle ilk görüşme randevusu, ilk bağlantı kurulduktan 48 saat içinde verilmelidir. Aile, görüşmeye hazırdır. Ancak randevu zamanındaki gecikme, aile üyelerinin danışmaya gitme görüşlerini yeniden gözden geçirmelerine veya direnç göstermelerine yol açabilir. Danışman aileyi hiç tanımadığı için en başından itibaren önyargısız olmaya özen göstermelidir. İlk görüşmede danışman her şeyi bilen ve aile üyelerine neler yapmaları gerektiğini söyleyen uzman değildir. Bilmediği için aileyle konuşur, öğrenmeye ve keşfetmeye çalışır (Worden, 2013).

Aile bireyi ile yapılan ön görüşme ve ailenin içinde bulunduğu yaşam döngüsünden yola çıkılarak geçici bir hipotez oluşturulabilir. Suç işleme eğilimindeki erkek çocuklarından dolayı danışmaya gelmek isteyen bir ailede danışman baba ile çocuğun mesafeli ve hem fiziksel, hem de psikolojik olarak birbirlerinden kopuk bir ilişkileri olabileceği hipotezini kurabilir. Benzer şekilde okula gitmeyi reddeden bir çocuk vakasında ise danışman, çocukla anne arasında bir iç içe geçmişlik durumunun olabileceğini ve de çocuğun bu tür davranışlarının bir şekilde pekiştiriliyor olduğunu varsayabilir.

Oturum öncesi danışmanların sorması gereken üç soru şu şekildedir:

  • Ne oldu? Bir ön tanı oluşturabilmek için.
  • Bu olan şey neden oldu? Ailedeki dinamikleri betimleyebilen açıklamaya ulaşabilmek için.
  • Bu konuda ne yapılabilir ve nasıl yapılmalıdır? Tedavi ya da çözüm planı oluşturabilmek için (Gladding, 2012).

Aile danışmanlığı oturumlarına kimlerin katılması gerektiği konusu bazı yaklaşımlara göre değişmektedir. Psikodinamik ve Bowen Aile Terapisi gibi kuramsal geleneklerde, esas tedavi birimi çifttir. Sistemik, Davranışsal ve Yaşantısal Aile Terapisi ve diğer yaklaşımlarda çocukların da aktif bir şekilde sürece katılması istenir.

Ailelere yardım etmedeki ilk basamak danışmanların kendileriyle aile üyeleri arasında güven oluşturmalarıdır. Bu aşamaya aileyle raport oluşturma (destekleyici ilişki başlatma) bir başka ifadeyle katılım ya da katılma denir. Katılma aileyle terapötik işbirliği kurma anlamına gelir. Terapötik işbirliği, sağaltım işini yürütmek üzere danışan ve danışman arasında kurulan ortak bir çalışma ilişkisidir. Terapötik bir teknik olarak birlikte olma birbiriyle uyumlu üç süreci birleştirir (Worden, 2013):

  • Muhafaza etme: Danışman bir aile üyesinin pozisyonunu onaylar ya da destekler. Örneğin; “Lale Hanım, bu ailede anne olmayı oldukça zor buluyor olmalısınız.”
  • Takip etme: Danışman, bir takım sorular sorarak bazı tekrarlanmış olayları takip eder. Örneğin; “Lale Hanım, Esin odasını düzenlemediğinde ne yapıyorsunuz ya da ne söylüyorsunuz? Esin sen nasıl tepki veriyorsun? Lale Hanım siz nasıl karşılık veriyorsunuz? Selim Bey, siz olaya ne zaman dâhil oluyorsunuz?”
  • Benzer şekilde davranma: Danışman, ailenin iletişim temposunu ve stilini benimsemeye çalışır. Örneğin; “Yılmaz ailesi ilk görüşmede oldukça ihtiyatlı ve kontrollüydü. Odada tamamen ciddiyet hâkimdi. Sonuç olarak, danışman da ciddi bir tavır sergiledi.” Aile ciddiyken danışmanın şen şakrak davranması yanlış anlaşılabilirdi ve aile ciddiye alınmadığını ve anlaşılmadıklarını düşünebilirdi.

Eğer danışman aileye katılmayı başaramazsa ailedeki en az ilgili olan üye ya da ailenin tamamı danışmanlık almaktan vazgeçebilir. Genellikle danışmaya devam edilip edilmeyeceğini belirleyen danışmanlığa en az ilgili olan kişidir. Araştırmacılar aile danışmanlığı uygulamalarında başarısızlığın en çok aile üyeleriyle işbirliği kurulamamasından kaynaklandığını belirtmişlerdir. Aileler ilk görüşmede oldukça kaygılı olabilirler. Aile üyeleri acı çekmenin yanında, bu acıyı bir yabancıya dile getirmenin rahatsızlığını da yaşarlar. Danışman: “Bu görüşmenin asıl amacı, kendimi size tanıtmam ve sizleri tanımaya çalışmamdır. Anladığım kadarıyla ailenizde bazı şeyler yaşanıyor ve bunlar hepinizi üzüyor. Benim bu ilk görüşmede yapmak istediğim şey, hepinizin bu yaşananlarla ilgili görüşlerini dinlemek. Son olarak, görüşmemizin sonunda ben de kendi düşüncelerimi, algıladıklarımı sizinle paylaşmak, bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Daha sonra bana soru sorabilmeniz için de zamanınız olacaktır.” şeklinde açıklama yaparak aile üyelerinde oluşan belirsizliği gidermelidir. İlk görüşmede danışmanın aşağıda belirtilen işlevleri yerine getirmesi beklenmektedir:

  • Değerlendirme: Aile ve danışman birbirlerini değerlendirmeye ve ilişki kurmaya başlar.
  • Tanıtım: Aileye danışmanlık süreci tanıtılır.
  • Şikâyetler: Ailenin şikâyetleri ve mevcut örüntüleri incelenir.
  • Hedefler: Sorunların çözümü için hedefler belirlenir.

Bireyler gibi ailelerin de kendine özgü kişilikleri vardır. Danışman aile örüntülerini dikkatlice gözlemlemeli ve değerlendirmelidir. Aileyi daha işlevsel hale getirmek için; nelerin değişmesi gerektiği veya nelerin değişebileceğinin değerlendirilmesi gerekir. Değerlendirme gözlem ya da ölçek kullanılarak yapılabilir. Aile danışmanları ailenin işleyişi ile ilgili kendilerine şu soruları sormalıdırlar (Gladding, 2012):

  • Aileye dışarıdan bakıldığında görülen nedir? Örneğin; birbirlerine ne mesafede oturuyorlar, kim kimin yanında oturuyor?
  • Ailedeki bilişsel düzey nedir? Örneğin aile üyeleri ne düzeyde bir açıklıkla ve ne gibi detaylarla birbirleriyle iletişim kuruyorlar? Ailenin iletişim örüntülerinde ne derece bir mesaj alış-verişi var?
  • Ne gibi işlevsel olmayan ve tekrar edici nitelikte olan döngüler/silsileler gözlemlenmektedir? Örneğin; ebeveynler belirli bazı davranışlardan sonra çocukları azarlıyor veya övüyor mu?
  • Ailedeki temel duygusal durum nedir ve bunu kim yansıtıyor? Bütün ailelerin pek çok ancak değişik duygusu vardır ama sıklıkla bir birey ailenin genel hissini gösterendir. Örneğin, depresif bir çocuk depresif haldeki bir ailenin göstergesi olabilir.
  • Hangi roller ailenin direncini pekiştirmektedir ve ailenin yaygın savunmaları nelerdir? Bireyler ve aileler bazen stres durumlarına belirli tarzlarda tepki gösterirler. Örneğin, kızgınlık veya inkâr gibi. Bunun gibi tepkileri görmek ve bunlara uygun ve yaratıcı tepkiler vermek son derece önemlidir.
  • Ailede ne gibi alt sistemler var? Neredeyse her ailede alt sistemler vardır. Yani, ailenin bünyesinde daha küçük birimler; ebeveynler, çocuklar gibi yaş veya işlevden ötürü var olan gruplar vardır. Bu alt sistemleri ve bunların nasıl işlediğini fark etmek önemlidir. Bu alt sistemlerin bazıları iyi işler. Ama bazıları da ya günah-keçisi olur ya da üçgen oluşturmaya (örneğin; ailenin iki üyesi arasında sorun ve gerginliği hafifletmek için odaklanılan diğer kişi) başvururlar. Danışmanlar ancak alt sistemleri iyi bir şekilde tespit edip bunları etkili bir şekilde ele aldığında ailede daha açık ve sağlıklı iletişime olanak sağlayabilirler.
  • Ailede kim gücü elinde bulundurur? Ailede gücü elinde bulunduran(lar) kuralları koyan ve kararları verendir. Önemsiz gibi görünebilirler ama söyledikleri veya yaptıkları diğer (kimi) üyelerce takip edilir (önemsenir/uyulur). Örneğin, ailenin sözcüsüymüş gibi konuşan bir anne büyük ihtimalle ailede önemli ölçüde güce sahiptir. Sağlıklı işleyen ailelerde kurallar esnek ve gücün paylaşımı daha dengelidir.
  • Aile üyelerinin birbirlerinden farklılaşmaları nasıldır ve alt grupların sınırları nelerdir? Bazı ailelerde ilişkilerde iç içe geçme (birbirilerinin dünyasına fiziksel ve/veya psikolojik olarak gereğinden fazla katılım), diğerlerinde ise uzaklaşma/ mesafe koyma (ayrıksılık, fiziksel ve/veya psikolojik olarak gereğinden fazla uzak durma) söz konusudur. Sağlıklı ailelerde bu iki uç arasında bir denge vardır. Danışmanların farkında olmaları gereken özelliklerden bir tanesi aile bireylerinin ayrılma ve bireyselleşme dereceleridir.
  • Aile yaşam döngüsünün hangi dönemini yaşamaktadır ve kullandığı problem çözme yolları döneme uygun mudur? Örneğin, aile 18 yaşındaki çocuklarına 8 yaşındaymış gibi mi davranmaktadır? Aile danışmanları ailenin hâlihazırdaki gelişimsel gerçekliğiyle ne derecede baş ettiğini incelemelidirler.
  • Değerlendiricinin aileye olan tepkileri nelerdir? Ailelere verdiğimiz tepkilerin hem bilişsel hem de duygusal düzeyleri vardır. Bazen danışmanlar beraber çalıştıkları aileleri içinde büyüdükleri ailedeki yaşantılarının ışığında değerlendirebilirler. Dolayısıyla, üzerinde çalışılacak sorunları karıştırabilirler. Böyle bir algının aileye veya danışmana bir yararı olmayacaktır. Aileye hakikaten yardım edebilmek için danışman verdiği tepkinin nedeninin (kökeninin) farkında olmalıdır ve uygun tepkinin ne olduğunu bilmelidir.

Aile üyeleri sorunlarının çözüleceğine dair teminata ihtiyaç duyar. Umut; aile bireylerinin çaba göstermeleri, zorlu değişimleri ve seçimleri gerçekleştirmeleri yolunda motive edici bir etmendir. Umut tesis etme doğrudan ya da dolaylı yolla yapılabilir. Örneğin; bir danışmanın “durumunuz bir günde bu hale gelmedi ve düzelmesi de öyle hızlı olmayacak. Ama bence çaba gösterirseniz değişecektir” tepkisi doğrudan umut verme ve ailenin olasılıklarını belirtmedir. “Bence durumunuz konusunda yapılabilecek, daha verimli sonuç alabileceğiniz bir şeyler var” şeklinde bir ifade ise ailenin daha dolaylı bir şekilde olumlu tutum geliştirmesine yardımcı olur. Ailenin güçlü yönlerini tespit etme çabaları da umut oluşturma yönünde yararlı olur. Pek çok aile zayıf oldukları noktaları bilir. Ailelerin etrafındaki fırsat ve kaynakları fark etmeleri sağlanarak, gelişim potansiyelleri harekete geçirilebilir (Gladding, 2012).

Danışman belli bir sayıda oturum yapılması gerektiğini aileye belirtmelidir. Bu sayede aile geriye dönüp, nasıl bir yol kat ettiklerini görebilir. Belli sayıda oturum üzerinde anlaşıldıktan sonra aile üyelerine ev ödevleri verilebilir. Aile yeni önerdiğiniz etkileşim ve davranış kalıplarını deneyimlemelidir. Aileye sorumluluk yüklemek aile-danışman arasındaki ilişkiyi güçlendirir. Danışmanlar çalıştıkları ailelere ödev verirken tam olarak neler yapmaları gerektiğini son derece ayrıntılı bir şekilde belirtmelidirler. Oturumda zaman uygunsa verilen ödevlere ilişkin bir deneme yapılabilir. Örneğin; bu hafta boyunca şu iletişim kalıplarını deneyelim olur mu? Birbirinizi etkin bir şekilde dinleyin ve birinizin konuşması bittiğinde önce ona söylediklerini geri yansıtın, ardından da kendi söyleyeceklerinizi paylaşın. Aile konseyi, ilgi günleri gibi teknikler de önerilebilir.

Aileye ilişkin izlenimlerinizi oturum sonrası kaydetmezseniz uçup gider. Oturum biter bitmez görüştüklerinizi çarpıtmadan klinik notlar şeklinde kaydetmelisiniz. İçerik ve süreci kaydedecek şekilde denge sağlamalısınız (Ne söylediler? Nasıl söylediler?). Klinik notlar danışmana daha sonra okuduğunda, kat edilmiş olan değişim süreci hakkında bilgi verir. Bizzat sürecin içindeyken, ailenin bir üyesi gibi olmadan aileye dışarıdan bakıp irdelemesine imkân tanır. Geri bildirim sağlaması nedeniyle bundan sonra atılacak adımların planlanmasına yardımcı olur (Gladding, 2012).

Eğer raport oluşturulmuş, danışma süreci yapılandırılmış ve katılım sağlanmışsa o zaman sıra danışmanlık sürecinin orta safhasına gelmiş demektir. Bu aşamada aile üyelerinin ve bir bütün olarak ailenin değişimler gerçekleştirmesi ve aşamalar kaydetmesi konusunda danışmanlar itici güç olmaya başlayabilirler.

Aile Danışmanlığının Orta Aşaması

Bir aile kendisine en az katılımda bulunan üye kadar üretkendir. Bu nedenle danışma sürecinin orta aşamasında bütün aile üyelerinin ortak bir amaç uğruna çaba göstermeleri konusuna odaklanılması gerekir. Ailede bir birey sürece katılmıyorsa; aileyi gözlemesi görevi verilerek sürece davet edilir. Döngüsel sorgulama tekniği kullanılarak sürece katılması teşvik edilir. Örneğin; “Bu olduğunda baban nasıl davranır? Peki, annen ne yapar?” Döngüsel sorgulama, bilgi toplama, hipotez oluşturma ve ailenin aile ile ilgili görüşünü değiştirmeyi sağlar. Her bir aile üyesinin ağzından farklı algıların elde edilmesine ve aile sisteminin kendi geribildirimleri doğrultusunda kendine özgü bir değişim metodu belirlemesine yardımcı olur (Gladding, 2012).

Görüşme oturumlarında döngüsel, yansıtıcı sorular kullanılarak aile üyelerine içgörü kazandırılmaya çalışılır (Worden, 2013):

  • Gelecek odaklı sorular: Gelecekte alternatif davranış biçimleri oluşturmaya yönelik geliştirilmiş sorulardır. “Gelecekte ikiniz de daha iyi anlaşırsanız, hayatınızda şu anda olmayan neler gerçekleşecektir? Gelecek beş yıl içinde ilişkinizin nasıl olacağını düşünüyorsunuz?”
  • Gözlemci görüşü soruları: Bireylerin kendilerini gözlemlemelerini sağlayacak sorulardır. “Eşiniz ve çocuğunuz tartışmaya başladığında kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
  • Normatif-karşılaştırma soruları: İçinde bulundukları durumun olağandışı olmadığını gösteren sorulardır. “Arkadaşlarından birinin son çocuğu da yakın zamanlarda evden ayrıldı mı?” Böylece onlar da senin şu anda nasıl bir süreçten geçtiğini anlarlar.
  • Fark ayırt etme soruları: Bir davranış kalıbının bileşenlerini ayırır. “Hangisi senin için daha önemli olurdu: Patronunun bilgisizliğini, umursamazlığını ortaya çıkarmak mı, yoksa ona yardım ederek projenin başarılı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak mı?”
  • Hipotezleri sunan sorular: Terapötik deneme hipotezlerinin kullanıldığı sorulardır. “Kocanın sana sinirli olduğunu düşündüğünde ne kadar sessiz kaldığını biliyorsun. Bir dahaki sefere nasıl hissettiğini söylesen bu nasıl sonuçlanır?”
  • Sürece ara veren sorular: Bu sorular teröpatik seansta ani bir geçiş meydana getirir. “Çok üzgün ve sessiz görünüyorsun, eşinin tarafını tuttuğumu mu düşünüyorsun, merak ediyorum?”
  • Beklenmedik, karşıt değişim soruları: Davranışın gösterildiği bağlamı değiştirerek daha önceden düşünülmemiş muhtemel seçenekler sunan sorulardır. “Tartışmadığınız zaman kendinizi nasıl hissedersiniz?”
  • Saklı önerilerin bulunduğu sorular: Bu sorular terapistlerin danışanlara daha yararlı bir yönü işaret etmelerini sağlayan sorulardır. “Kendini geri çekmek yerine; ona kızdığını veya incindiğini söylesen ne olurdu?”

Danışmanlığın orta aşamasında yapılması gereken ikinci iş aile üyelerini uygun şekilde birleştirmektir. Bu aşamada, bulundukları kuşak itibariyle, örneğin ortak ilgi ve meseleleri olan bireyler (kardeşler) arasında bağlar oluşturmak son derece önemlidir. Bazen de diğer aile üyelerine karşı oluşturulmuş koalisyonları kırmak gerekebilir. Örneğin; anne ve ergen kızın babaya karşı birleşmesi düzeltilmesi gereken bir koalisyonken, anne ve kızın ergenlik çağındaki karmaşa ve acılar karşısında daha sağlam durabilmesi için güç birliği yapmaları desteklenmesi gereken bir durumdur.

Aile danışması zaman ve kapsam açısından sınırlıdır. Yeri geldiğinde ve uygun olduğunda, aileleri ve aile üyelerini birbirleri dışındaki gruplarla ilişkilendirmek önemlidir. Örneğin ailede alkolizmle ilgili bir durum varsa aile bireyi grup çalışmalarına yönlendirilebilir. Ailelerin danışmanlık dışında kaynak ve fırsatları kullanmaları için yönlendirilmeye ve motive edilmeye ihtiyaçları vardır.

Aile danışması süreklilik arz eden bir süreçtir ve eğer aileler gelişme kat ediyorsa bu çoğu kez içeriğe değil sürece odaklanmaktan kaynaklanır. Aile danışması uygulamalarında yer alan bireyler “bir çiçekle bahar gelmediğini” anlamalıdır. Tek ya da birkaç değişim hamlesi yapıldı diye ailenin danışmanlık sürecini bitirmeye hazır hale geldiği sanılmamalıdır. Değişim zaman alır ve duyuşsal, bilişsel ve davranışsal olabilir. Aileler kendilerine en kolay geleni yapma eğiliminde olurlar. Aile sistemik değişiklikler yapmaya direnip de tek bireye odaklanırsa danışman ailenin dengesini sarsmalı ve rahatsız etmeye devam etmelidir. Bu da, danışmanın sürekli olarak terapötik işbirliği için katılıma devam etmesini gerektirir (Gladding, 2012).

Çoğu aile, danışmaya başvurduğunda yaşamı bir trajediden ibaret algılarlar. Bu yüzden çırpınır, acı çeker ve kendilerini yalnız hissederler. Bazen özellikle danışma sürecinin orta safhasında ailelerin içinde bulundukları durumun şapşalca oluşunu fark etmeleri ve buna gülebilmeleri sağlanmalıdır. Mizah; aile ile dalga geçmek değil, ailenin kendi durumuyla eğlenmesini sağlarken aynı zamanda farkındalık kazanması konusunda özen göstermektir. Örneğin; eğer bir anne 12 yaşındaki kızının kıyafetlerini odaya dağıtmasını saplantı haline getirmişse, danışman annenin gelecekte bu durumun nasıl olacağını yordamasını isteyebilir. Anne gelecekte kızının evli olduğunu ve evin her tarafına atmış olduğu kıyafet yığınlarından dolayı, eşiyle romantik zaman geçiremeyeceğini söyleyebilir.

Danışman aile sistemini yakından izlemeli ve yeni yaşam becerileri edinme ve değişim sağlama konusunda aileyi analiz etmelidir. Eğer değişim varsa bunun açık ve örtük işaretleri vardır. Örneğin; aile üyeleri birbirlerine daha rahat davranıyor olabilirler, çatışmacı ve savunmacı davranışlarda azalma gözlenebilir, mizah ve iyi niyet davranışları artıyor olabilir. Ailelerde bu gibi değişimler görünüyorsa danışmanlık sürecinin sonuna yaklaşıldığı, orta safhanın bittiği söylenebilir.

Sonlandırma Aşaması

Aile danışması süreci döngüsel bir şekilde ilerler. Aile açık ve değişebilir bir sistem olduğuna göre danışmanın başlangıçtaki amaçları da değişebilir. Bazen aile danışması öyle bir noktaya gelir ki; artık değişimi danışmanlık sonrasındaki olağan hızına bırakma zamanı gelmiştir. Aşağıda belirtilen koşulların oluşması durumunda, danışmanlık sürecinin sonlandırılması gerektiği anlaşılmaktadır (Gladding, 2012):

  • Danışmanlık süreci doğal bir sona ulaştığında ve manidar bir iyileşme olduğunda,
  • Danışan aile veya çiftin sorunu danışmanın yeterliliklerini aşar nitelikteyse,
  • Süreçten danışan aile/çift artık yararlanmıyorsa,
  • Danışman çalıştığı yerden geçici veya kalıcı bir şekilde ayrılmak durumundaysa,
  • Danışan aile artık ekonomik olarak gücü yetmez durumda ve bu duruma alternatif çare üretilemiyorsa danışmanlık ilişkisi sonlandırılmalıdır.

Oryantasyon (duruma alıştırma, yöneltme): Terapötik (tedavi edici, iyileştirici) diğer süreçlerde olduğu gibi sonlandırma uygulanmadan önce gündeme alınmalıdır. Danışman ailenin hedefledikleri amaçlara ulaştıklarını gördüklerinde veya önceden öngörülen oturum sayısının sonuna ulaşıldığında oryantasyon başlar. Danışmanlığın birden sonlandırılması aile üyelerinde terk edilmişlik duygusu oluşturabilir.

Özetleme: Oryantasyon sonrasında aileyle birlikte oturum boyunca ne olduğu gözden geçirilir. Danışman sözcülük görevini üzerine alıp özetleme yapabilir veya aileyle birlikte yaşanan süreç gözden geçirilir.

Uzun Vadeli Amaçların Tartışılması: Sonlandırmayı takip eden süreçte nelerden kaçınılacağı, nelerin beklenebileceği ve olası sorun yaratacak durumların neler olduğu gözden geçirilir. Örneğin; danışman bıkkınlık duyduklarında ne yapacak olurlarsa birbirlerine bağırmaktan kaçınabileceklerini sorabilir. Gelecekte kendilerine yardımcı olacak içsel ve dışsal kaynaklar hakkında konuşulabilir.

İzleme ve Nüksü Önleme: Aslında danışmanlık süreci hiçbir zaman bitmeyecek bir süreçtir. Danışma, beraberce çalışılan konular bittikten sonra da devam eder. Bu açıdan danışma ve sonlandırma açık-uçludur. Aile tekrar gerilemeyi önlemek veya danışmayı bir itici güç olarak kullanmak üzere geri de dönebilir. Aile açısından geri döneceklerini bilmeleri iyi gelişim gösterme eğiliminde olmalarını sağlar.

Aile Yapısının Değerlendirilmesi

Aile; iki ve ya daha fazla kişiden oluşan aralarında doğum, evlilik, evlat edinme nedeniyle bağ olan ve aynı hanede yaşayan bireyler olarak tanımlanmaktadır. Sistem yaklaşımı esas alınarak yapılan tanımlama da ise aile; bir geçmişi paylaşan, duygusal bağı olan, aile üyelerinin ve ailenin bütününün ihtiyaçlarını karşılamak için stratejiler planlayan bireylerden oluşmuş kompleks bir yapıdır. Farklı bireylerden oluşsa da her ailenin fiziksel, sosyal, duygusal ve ekonomik işlevleri vardır. Aile, bir yandan üyelerine istikrar, koruma-kollama ve aileyi bir arada tutma gibi işlevler sunarken bir yandan da her birinin gelişimini destekler (Gladding, 2012; Nazlı, 2001).

Aile doğal bir sistemdir ve birçok fonksiyonu vardır. Örneğin; duyguları paylaşma, çocuk büyütme, iş bölümü gibi fonksiyonlar aile sistemi tarafından yerine getirilir. Sistem yaklaşımına göre ailenin yerine getirmesi gereken görevler şu şekilde sıralanmaktadır: Kimlik görevlerini yönlendirme, sınırları düzenleme, aile içinde duygusal atmosferi yönetme, zaman içinde aile yapısında meydana gelen değişimi yönetme, ev halkının devamlılığı için strateji planlama. Aile bu görevlerini yerine getirirken stratejiler geliştirir. Bu stratejiler ailenin geçmiş kuşaklarından, sosyo-ekonomik düzeyinden, etnik kökeninden ve bireylerin ruh sağlığı durumlarından etkilenir. Ailenin kültürü ve değerleri olarak ifade edebileceğimiz bu stratejiler ailenin sağlıklı bir şekilde fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlar (Nazlı, 2001).

Sosyal hizmet uygulamaları kapsamında sosyal inceleme yapılırken aile fonksiyonellik açısından değerlendirilir. Çünkü sosyal hizmete ihtiyaç duyan pek çok ailenin işlevsel olmayan, sağlıksız bir aile yapısına sahip olduğu gözlemlenmektedir. Araştırma sonuçlarına göre; madde bağımlısı, suça sürüklenen ya da sokakta çalışan risk altındaki çocukların aile yapılarının işlevsiz olduğu belirlenmiştir. Örneğin suça sürüklenen çocuklar üzerine yapılan araştırmalarda, çocukların aileleriyle ilgili aşağıda verilen riskli koşullara sıklıkla rastlandığı belirtilmiştir (İçli, 2013):

  • Ailenin diğer üyelerinin suçlu, ahlaksız veya alkolik olmaları,
  • Boşanma, ölüm veya terk nedeniyle ebeveynlerden biri veya her ikisinin de yokluğu,
  • İhmal, körlük veya bir başka algısal özür ya da hastalık nedeniyle ebeveyn kontrolünün eksikliği,
  • Aşırı ihtimamın, bir aile üyesinin diğerleri üzerinde hâkimiyetinin olduğu, aile bireylerinin birbirlerinin işlerine karıştığı, kıskançlık, ihmal veya kayırmanın var olduğu çok kalabalık aileler,
  • İşsizlik, yetersiz gelir ve annenin dışarıda çalışması gibi ekonomik baskılar (İçli, 2013). Bu durum, risk altındaki çocuklarla ilgili önleyici müdahalelerde aileyle çalışmanın gereğine işaret etmektedir.

Aile yapısının değerlendirilmesinde 1980’li yıllardan bu yana kullanılan çoklu aile sistemi modeli kuram, araştırma ve uygulamayı bir araya getirerek aileyle çalışan uzmanlara bir teşhis modeli sunmaktadır. Model, evlilik ve aile dinamiklerini tanımlayan 50 kavram ve 3 boyuttan oluşmaktadır. Aile içi etkileşimin üç büyük boyutu; birliktelik, esneklik ve iletişimdir (Worden, 2013).

Birliktelik, ailenin duygusal bağlılık düzeyini tanımlayan bir kavramdır. Aile üyelerinin birbirinden ayrılığı ve bütünlüğü arasındaki dengedir. Örneğin bazı ailelerde belli bir birliktelik yerine bireysellik teşvik ediliyor olabilir. Bu ailede, aile ilişkilerine daha az önem veriliyorken, aile üyelerinin her biri bireysel hayatlarını yaşamaya daha çok ağırlık verebilir. Tipik olarak her bir aile üyesi farklı zamanlarda yemek yer ve ailece yenen yemeklerin sayısı oldukça azdır. Bazı ailelerde ise bireysellik yerine birliktelik önemli olabilir. Aile üyelerinin bireysel yaşamından çok aile kavramı öne çıkar, önemli olan ailedir (Worden, 2013).

Birliktelik boyutunun 4 düzeyi vardır: Kopuk, ayrı, bağlı ve iç içe. Birlikteliği ve bütünlüğü az olan aileler, “kopuk” olarak nitelendirilir. Bu ailelerde, üyeler arasındaki bağlılık çok zayıftır ve aile üyeleri birbirlerine çok az vakit ayırır. Aile üyeleri isteklerini ve ihtiyaçlarını genellikle aile dışında giderirler. Konuşacak birini aradıklarında bu kişi genellikle aile üyelerinden biri değil, dışarıdan bir arkadaş olur. Buna karşın “iç içe” geçmiş ailelerde aile üyelerinin özerk kimlikleri ortadan kalkmıştır. Aile üyeleri arasında çok sıkı bir bağ vardır. Dışarıya çok az ilgi duyulur ve dışa kapalıdır. Hem birlikteliğin düşük olduğu kopuk aileler, hem de iç içe geçmişliğin yüksek derecede olduğu aileler sorunlu ailelerdir (Nazlı, 2001; Worden, 2013).

Ailenin sağlıklı olarak işlevde bulunması aile üyelerinin özerklik ve bağlılık ihtiyaçlarının dengeli bir şekilde karşılanmasıyla olur. Örneğin her şeye isyan eden bir ergen, iç içe geçmiş bir ailede özerklik ihtiyacı hissediyor olabilir. Bu tarz ailede ergenin bağımsızlık ihtiyacının desteklenmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Buna karşın birbirinden kopuk ilişkiler yaşayan bir ailede ergen, kendisini aileden reddedilmiş hissediyor olduğundan kızgınlık yaşayabilir. Ailesi kendisiyle yeterince ilgilenmediğinden ergen, ailesine savaş açmış olabilir. Böyle bir aileyle çalışan sosyal çalışmacı, aile içindeki duygusal bağları güçlendirecek müdahaleler planlamalıdır (Worden, 2013).

Esneklik; ailenin yapısını, rollerini ve kurallarını duruma göre değiştirebilmesi yeteneğidir. Bu yetenek sürekliliği ve değişimi dengeleyebilme ilişkisidir. Örneğin; beş yaşında bir çocuğa sahip bir ailenin ebeveynlik deneyimleri on beş yaşında bir çocuğa sahip aileninkinden çok farklıdır. Küçük çocuğa karşı sergilenen koruyucu ebeveyn tutumu büyük çocuğun sınırlarından çıkarak aşırı özgür davranmasına sebep olabilir. Ergen çocuklarına beş yaşındaymış muamelesi yapan ebeveynler ise, aile içinde çatışmaya kapı açarlar. Ailelerin esneklik boyutu, aile sisteminin strese karşı tepkide bulunabilmesi için yeniden yapılandırılabilmesi anlamına gelir. Esneklik boyutunun dört düzeyi vardır: Katı, yapılandırılmış, esnek ve düzensiz. Esneklik düzeyi düşük olan aileler “katı”, yüksek aileler ise “düzensiz” olarak nitelendirilirler. Esneklik boyutunun bu iki uç noktası ailedeki uyumsuzluğa işaret etmektedir. Bu nedenle katı ve düzensiz ailelerin sorunla karşılaşma olasılıkları fazladır ve özellikle ihtiyaçların değiştiği dönemlerde bu daha da fazla yaşanır. Katı ailelerde roller sert bir biçimde belirlenir, güç yapısı esnek değildir, otoriter liderlik vardır ve disiplin otorite tarafından yönetilir. Diğer taraftan düzensiz ailelerde bir lider ve belirlenmiş kurallar yoktur. Aile içinde çocuklara çok az rehberlik yapılır ve disiplin yoktur. Çocukların hangi davranışının uygun olduğu konusunda bir karmaşa vardır. Kararlar anlık olduğundan ve üzerinde yeterince düşünülmediğinden aile sürekli yeni bir krize sürüklenebilir (Nazlı, 2001; Worden, 2013).

Ailenin sağlıklı bir şekilde işlevde bulunması süreklilik ve değişim konularında dengeyi kurabilme yeteneğine bağlıdır. Aile içinde sınırları belirgin bir şekilde çizilmiş otoriteye ihtiyaç vardır, ancak bu otorite hiyerarşisi gerekli olduğunda değiştirilebilecek şekilde esnek olmalıdır. Sağlıklı ailelerde kurallar müzakere ile belirlenir. Sorunlar demokratik bir şekilde tartışılır ve aile içi çatışmalar adil yönetilir. Güç, tarafsız ve dikkatli kullanılır. Çocuklar etkili bir şekilde disipline edildiği gibi onların ihtiyaç ve arzuları da dikkate alınır (Nazlı, 2001; Worden, 2013).

İletişim, çoklu aile sistemi modelinin üçüncü boyutu olarak ele alınıp kolaylaştırıcı boyut olarak nitelendirilmektedir. İletişim ailenin dinleme, konuşma, kendini açma, açıklık, süreklilik ve birbirine saygı konusundaki becerisine odaklanmaktadır. Birliktelik ve esneklik boyutunda dengeli olan ailelerde genellikle oldukça iyi bir iletişim söz konusudur. Aile üyeleri birbirlerini empatiyle dinler, duygularını doğrudan paylaşır, sorunlarına odaklanarak bunları etkin bir şekilde çözer ve fikir ayrılıklarına saygı duyarlar. Birliktelik ve esneklik boyutunda dengeyi kuramamış aile üyeleri ise birbirleriyle doğrudan iletişim kurmaz, duygularını gönüllü bir şekilde paylaşmaz, fikir ayrılıklarına saygı göstermez ve sorunlarını etkin bir şekilde çözemezler.

Çoklu aile sistem modelinde dört farklı uç aile modeli tanımlanmaktadır. Aşağıdaki şekilde koyu olarak gösterilen alanlarda yer alan; düzensiz bir şekilde kopuk, katı bir şekilde kopuk, düzensiz bir şekilde iç içe geçmiş, katı bir şekilde iç içe geçmiş ailelerde işlevsel olmayan davranışlar ve semptomlar görülmektedir (Worden, 2013).Düzensiz bir şekilde birbirinden kopuk aileler, etkin bir ebeveyn-çocuk hiyerarşisinden yoksundurlar. Aile üyeleri birbirini ihmal eder. Bu ihmalden kaynaklanan öfke duygusu, aile içi kronik tartışmalarda, kontrol savaşlarında ya da çevreye karşı yıkıcı, şiddet içeren eylemlerle kendini gösterebilir.

Katı bir şekilde birbirinden kopuk ailelerde, aile üyeleri üzerinde esnek olmayan bir disiplin kurulur ama bu disiplinde sıcaklık ve ait olma duyguları yoktur. Davranış, korku ve ceza ile kontrol edilir. Bu ailelerde “dediğimi yap ya da terk et” anlayışı hakimdir. Aile üyeleri ebeveyn otoritesine istemeden boyun eğerler ve genellikle pasif-agresif davranışlarla ya da aktif isyanla bu otoriteye karşılık verirler. Aile bağlarındaki zayıflık reddedilme duygusunu pekiştirebilir ve bu duygu, oluşan öfkeyle birlikte depresyon semptomlarıyla kendini gösterebilir.

Düzensiz bir şekilde iç içe geçmiş aileler, sık sık yaşanan değişimlerden ve kişiler arası sınırların belirsizliğinden bunalmışlardır. Ebeveynler kriz yönetiminde etkisiz kalmaktadırlar. Aile üyeleri özerklik kazanma konusunda savaş verirler ama sonuç olarak aileleriyle suçlayıcı bir bağ kurarlar. Davranış için belirgin ve tutarlı beklentileri olmayan bu ailelerde kontrol, birbirini suçlama ve birbirine karşı zorunluluklar üzerinden gerçekleştirilir. Aile içindeki tutarsızlıklar tüm ailede hâkim olan bir kaygı durumunun ortaya çıkmasına sebep olur.

Katı bir şekilde içi içe geçmiş aileler, aile üyelerinin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalırlar ve aile üyelerinin davranışlarını kontrol etmede katı ve suçlayıcı bir disiplin kullanırlar. Özerklik için girişimler aile yapısı için bir tehdit olarak algılanır. Yaşları ne olursa olsun çocuklar çocuktur. Ebeveynler ise her zaman en iyisini bilirler. Ailenin bu iç içe geçmiş katı yapısı aile üyelerini otorite korkusu ve suçluluk duygusuyla birbirine bağlar. Çocuklar çevrelerini öğrenme konusunda yetersiz kalırlar, sürekli “çocuk” olarak kategorize edilirler ve genellikle okulda da fazla başarı gösteremezler (Worden, 2013).

Çoklu aile sistemi modelindeki esneklik ve birliktelik boyutu uzun klinik gözlemler ve çeşitli araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Olson ve arkadaşları, aile üyelerinin aile fonksiyonlarını ölçmek için “Aile Uyum Yeterliliği ve Birliği Değerlendirme Ölçeği”ni geliştirmişlerdir. Ölçek öz-bildirime dayalı olup, aile işlevselliğini ailenin içinden kişilerin bakış açısıyla ölçmek üzere geliştirilmiştir (Gladding, 2012).

Barnes ve Olson (1985), çoklu aile sistemi modelini normal aileler üzerinde incelemişlerdir. Bunun için 426 ergen üzerinde yapılan araştırma sonucunda dengeli aileler, uç noktadaki ailelere göre ebeveyn-ergen iletişiminde daha olumlu puan almışlardır. Smart ve Chibucos (1990), madde bağımlısı ergenlerin aile fonksiyonlarını algılayışlarını ölçen bir araştırma yapmışlardır. Araştırma sonucunda, madde bağımlısı ergenler ailelerinin birliktelik ve esneklik boyutlarını aşırı uçta algılamışlardır. Fişek (1985), Olson’un modelini ülkemizde uygulamıştır. Araştırma sonucunda ailelerin dörtte üçü “ayrı” ve “bağlı” düzeylerin olduğu dengeli alanda yer almıştır. Esneklik boyutunda ise deneklerin yarısı (%53) dengeli grubu oluşturan “yapılandırılmış” ve “esnek” düzeylerine girmektedir. Araştırma sonuçları doğrultusunda Fişek, Türk ailesi için şu yorumu yapmıştır: Her ne kadar Türk ailelerin semptomatik şikâyetleri yoksa da otorite, güç ve statü ilişkilerinde aşırıya varan bir belirsizlik ve hızlı değişim söz konusudur (Nazlı, 2001).

Sosyal hizmet uygulamalarında çoklu aile sistemi modelinin kullanılması, sosyal risklerin aile yapısından kaynaklanan nedenlerini teşhis etme noktasında bir değerlendirme çerçevesi sunmaktadır. Özellikle risk altındaki çocukların davranış sorunlarının nedenleri arasında ebeveyn kapasitesinin yetersizliği, uygun olmayan ebeveyn tutumlarının varlığı, aile parçalanması gibi aileden kaynaklanan etkenlerin önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Ailedeki yetersiz iletişim örüntülerinin erken dönemde fark edilmesi aile bireylerinin ruh sağlığının korunması adına önleyici müdahalede bulunulmasını sağlayacaktır.  2009 yılında yayınlanan Türkiye’de Boşanma Nedenleri Araştırması sonuçlarına göre de boşanmanın temel nedenlerinden birisi de aile içi iletişim sorunlarının yaşanmasıdır. Araştırma kapsamında görüşülenlerin %69’u “eşimin sorunlara ilgisiz kalması, bu nedenle sorunların çözümünün büyük oranda bana kalması”, %68’i “ilgisizlik, yeterli duygusal desteği alamamak, paylaşamamak” ile %67’si “eşimin her konuda kendi fikirlerinin doğru olduğunu düşünmesi, bu sebeple beni yeterince dinlememesi ya da önemsememesi, bu nedenle de konuşmuyor olmamız” tarzındaki önermelere katılmıştır. Buradan anlaşılabileceği üzere araştırmaya katılanların boşanma nedenleri arasında ilk sırada eşler arasındaki iletişim sorunları gelmektedir. Bu sorunların temelinde ise eşin ilgisizliği, sorumsuzluğu ve kıskançlığı yatmaktadır (ASAGEM, 2009).

KAYNAK: Karataş, Z. (2017). Sosyal Hizmette Uygulama Alanları. İstanbul Üniversitesi