Sosyal Hizmet Kuramları ve Maneviyat

Batı medeniyetinin öncülüğünde ortaya çıkan modern sosyal hizmet yaklaşım ve modellerinin tarihsel süreçte dini ve manevi geleneklerden esinlenerek geliştirildiği bilinmektedir. Günümüz sosyal hizmet kuramlarının kaynağı olarak kabul edilen ve Batı (Occident, Garp) olarak nitelendirilen coğrafya temelde Avrupa’yı işaret etmekle birlikte son yüzyılda eksenin Amerika’ya doğru kaydığını belirtmek mümkündür. Batı medeniyeti ilk çağlarda Yunan filozoflarından, Ortaçağda Roma ve Hıristiyanlık kültüründen beslenerek Aydınlanma çağıyla birlikte rasyonalizme ve materyalizme yönelmiş, günümüzde ise Heidegger’in vurguladığı gibi varlık (dasein) sorununu çözemediği için karanlık sona doğru gitmektedir. Batı medeniyetini Yunan düşüncesi, Roma kültürü, Hıristiyan teolojisi ve ahlakı inşa etmiştir. Bir başka ifadeyle Avrupa insanının zihin dünyasını Yunan düşüncesi, sosyal hayatını ve hukuk tasavvurunu Roma kültürü, ruh ve ahlak dünyasını da Hıristiyanlık dini oluşturmaktadır. Özgürlük, bireyselcilik ve hukukun üstünlüğü gibi temel değerler üzerine inşa edilen Batı medeniyeti, iki büyük Dünya savaşının ardından gelen Soğuk Savaş döneminin de sona ermesiyle birlikte yükselişe geçen küreselleşme sonucu insan hakları, sosyal adalet, dünya barışı gibi temel iddialarının test edildiği bir sürece girmiştir (Kalın, 2017). Dolayısıyla günümüzde evrensel olarak kabul edilen sosyal hizmet mesleği ve biliminin, kendine özgü tarihsel gelişim süreci yaşayan Batı medeniyetinin sosyokültürel bağlamı referans alınarak üretildiği unutulmamalıdır.

“Avrupa insanının zihin dünyasını Yunan düşüncesi, sosyal hayatını ve hukuk tasavvurunu Roma kültürü, ruh ve ahlak dünyasını da Hıristiyanlık dini oluşturmaktadır.”

Ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Hıristiyan hayırseverlerin ve gönüllülerin, yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başlattıkları yardım faaliyetleri modern sosyal hizmet mesleğinin ve biliminin ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Bu yardım faaliyetlerinin yerine getirilmesini organize etmek amacıyla sosyal yardım elemanı yetiştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmış ve 1897 yılında New York Hayırseverlik Organizasyonu Cemiyeti tarafından Filantropik Çalışma Yaz Okulu adıyla altı haftalık bir eğitim kursu düzenlenmiştir. Avrupa’da ise bir grup sosyal reformcunun öncülüğünde Hollanda Amsterdam’da 1899 yılında ilk sosyal hizmet okulu kurulmuş ve gönüllülerden oluşan hayırseverlere iki yıl kuramsal ve uygulamalı dersleri içeren bir programla eğitim verilmiştir (Tek, 2017). Ortaya çıktığı ilk dönemlerde dini ve manevi geleneklere dayalı sosyal yardım uygulamalarını sistematikleştirme çabasıyla bilgi üretilen sosyal hizmet mesleğinde, 1900’lü yılların başından itibaren tıbbi sosyal hizmet alanında hastaların sosyal ve duygusal sorunlarına yönelik çalışmalara yönelme eğilimi başlamıştır (Zastrow, 2013). Bu gelişmelerle birlikte sosyal hizmetin bir bilim ve meslek olarak şekillenmesine Mary Ricmond tarafından yazılan Sosyal Teşhis (1917) ve Bireyle Sosyal Çalışma Nedir (1922) adlı kitapların önemli katkısı olmuştur (Zengin, 2012). Ricmond’un Sosyal Teşhis kitabında bulgu, olgu, sınıflandırma, nesnellik, evrensellik, kanıt gibi kavramları sıklıkla kullanması pozitivist yaklaşım ve medikal modelden etkilendiğini göstermektedir (Homer, 2015). 1920’lerden 1960’lara kadar psikanalitik yaklaşımın etkisinde kalan sosyal hizmet bilimi, insan davranışını değerlendirmede ağırlıklı olarak medikal modeli kullanmıştır. 1960’lardan sonra medikal yaklaşımın yararlarını sorgulamaya başlayan sosyal hizmet, müracaatçıların sorunlarının temelinde çevresel faktörlerin de önemli rolü olduğuna vurgu yaparak reform yaklaşımını benimsemeye başlamıştır. Müracaatçıların iyi olma hallerinin arttırılması için sistemde değişiklik yapmayı öngören reform yaklaşımı sonrasında, sosyal hizmet uygulamalarında ekolojik sistem kuramı ve güçlendirme kuramı kullanılmaya başlanmıştır (Thompson, 2016; Zastrow, 2013). Günümüzde ise eklektik bilgi temeline dayalı olarak uygulanan sosyal hizmet müdahalesinde, müracaatçıyla birlikte planlı değişim süreci yürütülürken bütüncül ve genelci yaklaşıma dayalı yöntemler kullanılmaktadır. Müdahale sürecinin öncelikleri ise kültürel, tarihsel ve sosyoekonomik koşullara bağlı olarak zamana ve mekâna göre farklılaşmaktadır.

Dini geleneklerden beslenerek ortaya çıkan sosyal hizmet mesleği; inancı, manevi yönelimi, etnik kökeni, dili, cinsiyeti, sınıfı ve statüsü ne olursa olsun tüm insanların onurunun eşit olduğunu savunmaktadır. Bu açıdan sosyal hizmet, farklı dini ve etnik kökenden insanların yaşadığı toplumlarda en çok ihtiyaç duyulan meslek gruplarından birisidir. Sosyal çalışmacılar; insanların sorun çözme ve baş etme kapasitelerini arttırmaya çalışırken, bireyin içinde bulunduğu kültürel ve sosyal bağlamın onun yaşamı üzerindeki etkisini dikkate alarak müdahalelerde bulunurlar. Bu nedenle bireyin ait olduğu kültürel ve manevi değerlerin farkında olmanın sosyal hizmet uygulamalarında önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Ancak maneviyat, pozitivist ve materyalist sosyal bilimler alanında hep ölçülebilir sınırların dışında bilinmez bir boyut olarak algılandığı için insan yaşamındaki potansiyel etkisi ciddi derecede görmezden gelinmiştir (Mathews, 2017). Türkiye açısından durum değerlendirmesi yapacak olursak diğer sosyal bilim alanlarında olduğu gibi sosyal hizmet biliminde de Batı temelli teorik bilgi ve yaklaşımlar kullanılarak farklı tarihsel ve sosyokültürel gelenekleri olan Müslüman Türk toplumu anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu noktada sosyal hizmetin kadim medeniyet birikimimize dayalı yerel teorisini ve pratiğini üretmenin neden ihmal edildiği açık yüreklilikle sorgulanmalıdır.

“Dini geleneklerden beslenerek ortaya çıkan sosyal hizmet mesleği; inancı, manevi yönelimi, etnik kökeni, dili, cinsiyeti, sınıfı ve statüsü ne olursa olsun tüm insanların onurunun eşit olduğunu savunmaktadır.”

Kıta Avrupası ve Amerika’yı içine alan Batı düşünce tarihinde şekillenen ve materyalist felsefeye dayanan pozitivist paradigma, bilgi edinmenin ancak nesnel olarak gözlemlenebilen olgularla mümkün olduğunu, metafizik konuların bilimsel araştırmaların konusu olamayacağını savunmuştur. İnsanın duygularının, bilişlerinin ve davranışlarının şekillenmesinde etkili olan dini ve manevi tecrübeler bilim dışı algılandığı için teoride ve uygulamada görmezden gelinmiştir (Frager, 2009). Türkiye’de de sosyal hizmet, sosyoloji, psikoloji, psikolojik danışmanlık gibi bilim dalları hakim bilimsel paradigma olarak pozitivizmi referans aldığı için din ve maneviyat konuları uzun yıllar bu alanlarda yapılan bilimsel çalışmalarının dışında tutulmuştur (Apak, 2018; Ekşi, Kaya, & Çiftçi, 2016). Modern Batı’nın kendi tarihsel kültürel sürecinde din-bilim çatışmasından ortaya çıkardığı sekülerizmi kutsal ile herhangi bir derdi olmayan diğer toplumlara zorla yaymaya çalışması, Doğu’da toplumsal gerçeklikten uzak bilim üretilmesine neden olmuştur. Aslında Batı’nın pozitivist sosyal bilim anlayışının temelinde yer alan rasyonel insan tasavvuru, insan doğasından ziyade kapitalist sisteme uygun insan tipini anlattığı için evrensel bir model de değildir (Dikeçligil, 2017). Bu nedenle psikoloji biliminin insanı savunma mekanizmaları, içgüdü, dürtü ve görünen davranışlardan ibaret sayan eksik tanımlamalarına, Maslow ve Rogers gibi hümanist kuramcılar da itiraz etmiş ve benlik, birey olma, kendini gerçekleştirme, doruk deneyimler gibi kavramlarla insanın özünde erdemli bir varlık olduğuna dikkat çekmişlerdir (Ayten, 2014; Schultz & Schultz, 2001). Oysa yaşadığımız coğrafyada bin yılı aşkın süredir insanı ruh-nefs-beden iç içeliği olarak kabul eden ve “bir ben vardır bende benden içeri” sözüyle kemale ulaşan Anadolu kültürünün tanımladığı insan hakikatinin göz ardı edilmiş olması büyük bir kayıptır.

Sosyal Hizmet Kuramlarının Maneviyatla İlişkisi

Anlaşılmayan bir şeyi anlamayı kolaylaştırmak için geliştirilen bilimsel teoriler, birtakım olguları ve olgusal ilişkileri açıklamak amacıyla oluşturulan kavramsal sistemlerdir (Yıldırım, 2013). Aynı anlama gelen teori ve kuram; sistematik gözlemler sonucu elde edilen ve olgulara ait tepkilerin nedenlerini kanıta dayalı olarak açıklayan, yeni araştırmalar için sorular üretme ve öngörüler oluşturma potansiyeline sahip, geliştirilebilen kapsamlı önermeler olarak tanımlanmaktadır (Taşkın ve diğ., 2008). Eklektik bir bilim olan sosyal hizmet diğer sosyal bilimlerin teorilerinden kendine özgü kavramsal yapılar oluşturarak, uygulama alanıyla ilgili olgu ve olayları anlamaya ve açıklamaya çalışmaktadır. Sosyal hizmet kuramları bir yandan insan davranışını açıklama ve kestirme olanağı sağlarken diğer yandan da birey ve topluma nasıl yardım edilebileceği konusunda öneriler sunmaktadır (Teater, 2015). İnsan davranışını ve sosyal sistemleri açıklayan kuramlar, sosyal hizmet araştırmacılarına ve uygulayıcılarına karmaşık ilişkileri anlama ve düzene koyma konusunda kılavuzluk yapıp yol göstermektedir. Teori ya da kurama dayanmadan bilim üretmeye çalışmak, bilmediğiniz bir şehri haritasız dolaşmaya benzetilmektedir. İyi bir kuramın net ve test edilebilir, ampirik açıdan geçerli, pratik, ekonomik ve teşvik edici olması gerekir (Murdock, 2012). Bireyle sosyal hizmet uygulamasında sistem teorisi yanında, bilişsel-davranışçı, psikodinamik, kişilerarası, varoluşçu, birey merkezli, hümanist, gestalt gibi kuramsal temelleri kullanan sosyal çalışmacılar çoğu zaman birden çok kuramdan yararlanmaktadırlar. Amerika’da yapılan araştırmalarda; psikoterapi uygulayan sosyal çalışmacıların %26’sının eklektik/bütünleştirici, %19’unun bilişsel, %14’ünün sistemler, %11’inin davranışçı, %9’unun psikodinamik, %5’inin psikanalitik, %4’ünün varoluşsal teorik yönelime sahip olduğu belirtilmektedir (Sharf, 2014). İnsanın yaşadığı sosyal bağlamın ve kültürel özelliklerin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan kuramların her biri, öncülerinin insana dair bakış açısından yola çıkarak sorunlara ve ihtiyaçlara çözüm bulmaya çalışmaktadır. Mevcut kuramlar ışığında insanın ruhsal yapısını ve sosyal çevreyle ilişkisini anlamaya çalışan sosyal çalışmacılar da mutlaka manevi boyutla bağlantı kurmak durumundadırlar.

Lazarus ve Folkman (1984) en genel anlamda başa çıkmayı, zor zamanlarda sergilenen anlam arayışı olarak tanımlamaktadır. Doğal afetler, kazalar, hastalıklar, ruhsal travmalar, ekonomik sorunlar, aile içi problemler gibi olağandışı olaylar bireyin kendi yaşamı üzerindeki kontrolü kaybetmesine neden olur. Kişinin üretkenliğinin, iyi olma halinin ve değer sisteminin gelişmesine kaynaklık eden maneviyat, bireyin kaybettiği kontrolü geri kazanmasına yardımcı olur (Ekşi, Kaya, & Okan, 2020). Maneviyatın aşkın güce dayanma, kişisel özelliklerden güç alma ve kişiler arası ilişkilere ya da tabiata yönelme gibi boyutları sayesinde birey başına gelen olayları daha kolay anlamlandırabilmektedir (Elkins, Hedstrom, Hughes, Leaf, & Saunders, 1988). Bu açıdan kurumsal bir yapıya ve teolojik doktrine sahip dinden daha geniş bir anlam ifade eden maneviyat, dini inancı da kapsayan bireysel deneyimlerden destek alınması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla insan, umudunun azaldığı anlarda manevi deneyimlerle yaşamın anlamını ve amacını yeniden oluşturmaktadır. İnsan hayatını anlamlandırırken, yaşama amaçlarını ortaya koyarken sıklıkla manevi kavramlara başvurmaktadır. Bu açıdan bireyi, insani deneyimler yaşayan manevi bir varlık olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır (Özdoğan, 2006).

“İnsan hayatını anlamlandırırken, yaşama amaçlarını ortaya koyarken sıklıkla manevi kavramlara başvurmaktadır.”

Varoluşsal boşluk duygusunun yirminci yüzyılın yaygın bir olgusu olduğunu vurgulayan Frankl (2009), davranışları yönlendiren manevi geleneklerin hızla azaldığı çağımızda insanın kayıplarla yüz yüze geldiğine dikkat çekmiştir. Hiçbir içgüdü ve geleneğin insana ne yapacağını söylemediğini bu nedenle insanın bazen neyi arzuladığını bile bilemediğini, manevi değerlerin bireyin kendi olanaklarıyla kontrol altına alamadığı olaylar karşısında başvurulan güçlü bir güvenlik mekanizması kaynağı olduğunu ve bireyin etrafındaki dünyayı anlamasına yardım ettiğini vurgulamıştır. Benzer şekilde maneviyata duyarlı sosyal hizmet yaklaşımında ise insanın iç âlemine ait sezginin, idrakin ve irfanın mekânı olan manevi boyut önemli bir yer tutmaktadır. Mevcut sosyal hizmet yaklaşımları kullanılarak başlatılan planlı değişim sürecinde, bireyi negatif halden nötr hale getirebilmek için birey-sosyal çevre ilişkisine müdahalelerde bulunulmaktadır. Ancak bireyin akıl ve bedeninin ötesinde manevi bir dünyasının olduğu gerçeği yadsınarak değişim sağlandığında nötr duruma gelen birey, yaşamını anlamlı kılacak erdemlerle buluşturulamazsa tekrar geriye dönme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır (Karataş, 2017).

Maneviyata duyarlı sosyal hizmet yaklaşımı; pozitivist ve seküler bir anlayışla sunulan sosyal hizmet müdahalesinin mesleki disipline uygun bir şekilde maneviyatla bağlantısı kurularak, sorunlarıyla başa çıkmada etkili olacağı düşünülen manevi destek kaynaklarını müracaatçının yararına geliştirmeyi amaçlamaktadır (Crisp, 2008). Maneviyat temel alındığında insan, aslı bozuk bir nevrotik olarak değil kemâle ulaşma istidadı olan erdemli bir varlık olarak görülmektedir. İnsan ilişkilerindeki yakınlığın yüksek değer ifade ettiği kolektif yapıya sahip kültürlerde psikolojik olgunluğun kanıtı olarak kabul edilen bazı manevi değerler, bireyciliğin teşvik edildiği kültürlerde patoloji olarak algılanabilmektedir (Sayar, 2011). Dolayısıyla insan merkezli olmak, hümanizm, özgür irade ve kendi kaderini tayin gibi referanslar Avrupa merkezci bireyciliği çağrıştırmaktadır. Maneviyata duyarlı sosyal hizmet yaklaşımında da yerel kültüre uygun olarak başkalarına karşı duyarlı (diğerkâm), sorumlu, şefkatli ve merhametli insan modeli öngörülmektedir. Bu açıdan bakıldığında sosyal hizmetin temel kuramlarında kültüre duyarlı olmak, bireyin manevi bağlamının farkında olmak önemsenmekte ancak uygulamada yeterince üzerinde durulmamaktadır. Örneğin; ekolojik sistem kuramında mikro düzeyde birey boyutu bulunmakla birlikte bireyin iç âlemine ait manevi donanımlarına yeterince vurgu yapılmadığı görülmektedir. Güçlendirme kuramında bireyin kişisel ve kişiler arası ilişkiler düzeyinde güçlendirilmesi gerektiği belirtilmekte ancak maneviyatın dönüştürücü gücü üzerinde yeterince durulmamaktadır. Burke (2006) travma mağdurlarıyla yapılan psikososyal destek çalışmalarında manevi yönelimli müdahalelerin umut ve psikolojik sağlamlığı arttırdığını ve travmanın yıkıcı etkilerine rağmen yaşamı yeniden anlamlandırmaya katkı sağladığını belirtmektedir. Pargament ve arkadaşları (2000) dini başa çıkma etkinliklerinin yaşamın zor dönmelerinde anlam arayışına cevap verme, kontrol sağlama, hayatı dönüştürme, manevi teselli, samimiyet ve yakınlık hissi verme gibi katkılar sağladığına dikkat çekmiştir.

“Manevi yönelimli müdahaleler umut ve psikolojik sağlamlığı arttırmakta ve travmanın yıkıcı etkilerine rağmen yaşamı yeniden anlamlandırmaya katkı sağlamaktadır.”

Müdahalede dinamik bir süreç öngören sosyal hizmet, değişen toplum yapısına göre yaklaşımlarını gözden geçirmekte ve yeniden düzenlemektedir. Bu bağlamda Uluslararası Sosyal Çalışmacılar Federasyonu (ISWF) 2014 yılında sosyal hizmetin küresel tanımını yenileyerek paradigma değişimine işaret etmiştir. Yeni tanımda sosyal hizmet; sosyal değişme ve kalkınmaya, sosyal kaynaşmaya, insanların güçlendirilmesine ve özgürleşmesine aracılık eden uygulama temelli bir meslek ve akademik bir disiplin olarak nitelendirilmiştir. Sosyal adalet, insan hakları, ortak sorumluluk ve çeşitliliğe saygının sosyal hizmet için temel değerler olduğu, sosyal hizmetin sosyal ve beşeri bilimlerin teorilerine, yerel bilgiye dayanmak suretiyle yaşamdaki güçlüklerin üstesinden gelmek ve iyilik halini geliştirmek üzere insanları ve yapıları bir araya getirdiği vurgulanmıştır. Son yirmi yılda sosyal hizmet biliminde ağırlık kazanmaya başlayan anlayıcı/yorumlayıcı, sosyal inşacı, baskı karşıtı ve öz-düşünümsel yaklaşımlar geleneksel teorilerin yeniden gözden geçirilmesini ve yerelleştirilmesini zorunlu kılmıştır (Akbaş, 2019). Sosyal hizmetin bilgi gövdesine toplumbilim teorilerinin yanında yerel bilginin de dâhil edilmesi gerektiğini vurgulayan Akbaş (2019), sosyal hizmet biliminde gerçekleşen bu paradigma değişiminin teorik açıdan getirdiği dönüşümü şu şekilde sıralamıştır:

  • Ana akım sosyal hizmet uygulamalarında referans alınan psikolojik determinizmin terk edilmesi,
  • Müracaatçı ile kurulan ilişkide aktif bir fâil olarak müracaatçının kültürel ve manevi yapısına da önem verilmesi,
  • Patoloji ve sorun odaklı müdahale yaklaşımından çözüm odaklı yaklaşıma ve müracaatçı ile ittifak ilişkisine doğru kaymayı, sosyal hizmetin epistemoloji ile ilişkisinin pragmatizminden eleştirel ve düşünümsel bir bağlama taşınması,
  • Yerel bilgi ve tecrübeyi öncelemek suretiyle sosyal hizmetin Anglo-Sakson ve Avrupa merkezci doğasına meydan okunması,
  • Çeşitliliğin sadece müracaatçı farklılıklarını değil aynı zamanda sosyal hizmetin bilgisinin de multi-epistemolojiler perspektifiyle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sosyal bilim camiasında anlaşılmayan hususlardan birisi de şudur; refah düzeyi, üretim, güvenlik, sosyal adalet, insan hakları gibi kavramların medeniyetin tamamlayıcı unsuru olduğu; asıl medeniyetin ise kültür, adet ve geleneklerin ötesinde varlığa ilişkin tutum ve davranışların bütününden oluştuğu gerçeğidir. Küreselleşme akımının aidiyeti ve kimlik inşasını zorlaştırdığı günümüz toplumlarında, Bauman’ın da vurguladığı gibi Batılı değer, meta ve sembollerinin her şeyi müphemleştirmesi yerel kültürler üzerinde yıkıcı bir ontolojik yoksullaşmayı da beraberinde getirmektedir (Kalın, 2018). Bu aşamada şu soruyu sormak yerinde olur: Baz istasyonlarından sinyal almadan, ekranlara bakmadan, çevrimiçi olmadan kendisini ve sosyal çevreyi tecrübe etme imkânı kalmayan günümüz insanına sosyal hizmetin ekolojik sistem yaklaşımının bir önerisi var mıdır?

Dijitalleşmenin etkisiyle kültürel sınırların belirsizleştiği günümüzde giderek kendine ve çevreye yabancılaşan ve yalnızlaşan insanın işlevsel ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için manevi değerlere/erdemlere ihtiyacı bulunmaktadır. Bu açıdan risk grubu bireylerin sosyal işlevselliklerini ve iyi olma hallerini arttırmayı hedefleyen sosyal hizmet müdahalesinin neden maneviyata duyarlı olması gerektiğiyle ilgili bazı önermeleri şu şekilde sıralayabiliriz (Mathews, 2017):

  • En başta manevi, dini ve felsefi inanç ve düşüncelerin beşeri ve sosyal hayatın merkezinde yer alması sosyal hizmet müdahalesinde de dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır. Farklı oranlarda olsa da Dünya üzerinde yaşayan toplumların çoğunun bir dine ya da manevi yönelime sahip olduğu bilinmektedir (Ahmed & Amer, 2015). Türk toplumunda gerçekleştirilen bir araştırma göre; toplumunun yaklaşık %77,5’i dinî bilgileri 6-13 yaş arasında öğrendiği, %98,7’si Allah’ın varlığına inandığı, %96,2’si ahiret gününe inandığı, %42,5’i de günlük düzenli olarak ibadet yaptığı belirlenmiştir (DİB, 2014). Sosyal çalışmacı, birey olarak müracaatçısını anlamak ve kabul etmek istiyorsa öncelikli olarak yapması gereken müracaatçının dünya görüşünü şekillendiren dini ve manevi öğeleri anlamaya çalışmaktır. Fakat bundan önce sosyal çalışmacı kendi dünya görüşünü kavramalı, müracaatçının dünya görüşüyle kendisininki ne kadar farklı olursa olsun, kendi dünya görüşünün tıpkı müracaatçıda olduğu gibi şekillenme süreci olduğunu bilmelidir. Bunu yapamadığı takdirde sosyal çalışmacı kültürel hapsolma olarak adlandırılan durumla karşı karşıya kalır. Kültürel hapsolma; gerçeği bir dizi kültürel varsayım ve kalıp yargıya göre tanımlamak, bireyler arasındaki kültür farklılıklarını göz ardı etmek, kendi görüşünün tek gerçek ve meşru görüş olduğuna inanmak, herhangi bir kanıt olmaksızın mantıksız varsayımlara inanma şeklinde tanımlanabilir (Hackney & Cormier, 2008).
  • Maneviyata duyarlı sosyal hizmet müdahalesi çok kültürcü sosyal hizmet uygulamaları kapsamında ele alınabilir. Çok kültürcü sosyal hizmet bakışı, hem farklılıkları kabul eden, üstelik bunları tehdit olarak değil zenginlik olarak gören, ancak farklılıkların diğer sistemlerle ve bütünle ilişkisini gözden kaçırmayan, güçlendiren ve sosyal adalete eleştirel ve sürekli kendini yenileyen bakış açısıyla katkıda bulunan bir yaklaşım olarak görülmektedir. Çok kültürcü sosyal hizmet bakışıyla gerçekleştirilen uygulamalar, risk altındaki farklı kültürel ve manevi gelenekleri olan grupların birer aktör olarak kendi kaderlerini belirlemelerine yardımcı olan araçlar olabilmektedir. Bu bağlamda, çok kültürcü sosyal hizmet uygulaması disipline edici veya normalleştirici araç değil, özgürleştirici ve destekleyici mekanizma olarak kullanılmalıdır (Özgür, 2014).
  • Müracaatçılar tarafından gündeme getirilen din ve maneviyat anlayışları, sosyal hizmet müdahale sürecinde önemli bir kaynak olarak kullanılabilir. Sosyal çalışmacı adaylarının toplumun dini ve manevi çeşitliliğini bilen ve bunu bir fırsat olarak gören bir sosyal hizmet eğitimine ihtiyaçları vardır. Sosyal çalışmacının kültürel farkındalığa sahip olması tek başına yeterli değildir, aynı zamanda kültürel yetkinlik de geliştirilmelidir. Bu noktada sosyal çalışmacının ülkemizde İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Sufizm, Alevilik, Sünnilik, Süryanilik, Ermenilik, Kürtlük ve benzeri konularda yetkin bilgi birikimine sahip olması gerekir. Etkin bir sosyal çalışma için maneviyata duyarlı bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Böyle bir bakış açısından yoksun olan sosyal çalışmacı farklı gruplara zihnindeki tektipleştirici anlayışla yaklaşacaktır (Akbaş, 2014).

Sosyal hizmet biliminin gelişim sürecinde sorun yaşayan müracaatçı gruplarına yardım etme amacıyla kullanılan kuramlar bilim insanlarının insan davranışını ve sosyal sistemleri nasıl anladığı üzerine inşa edilmiştir. Bilgi, beceri ve değer temeli olan sosyal hizmet bilimi ve mesleği bireyi ve onu kuşatan sosyal çevresine müdahalelerde bulunurken sistem kuramından, güçlendirme yaklaşımından ve psikoterapi kuramlarından yararlanmaktadır. Bir taraftan bireyin psikososyal sorunlarına müdahale ederken diğer taraftan da sosyoekonomik koşulların iyileştirilmesi ve geliştirilmesine çalışan sosyal çalışmacılar, bilgi boyutunda sosyal bilim alanına ait pek çok kuramdan faydalanarak, uygulamada beceriye dönüştürmektedirler (Tuncay, 2018).

KAYNAK: Karataş, Z. (2020). Sosyal Hizmet Kuramları ve Maneviyat. Maneviyata Duyarlı Sosyal Hizmet, Apak H., Acar M.C., Editör. Ankara: Grafiker Yayınları,  ss.79-99.