Ayrımcılık ve Ötekileştirme

Ayrımcılık ve Ötekileştirme

Modern dünyanın çok can yakıcı meselelerinden bir tanesi de; bizden farklı olan bir varlıkla yani ötekiyle nasıl bağ kuracağımız meselesidir. Ona tahakküm mü edeceğiz, ona boyun eğdirip kendimize tabi mi kılacağız yoksa onunla konuşmanın bir yolunu mu bulacağız? Bir arada barış içinde birbirimizin hak ve hukukuna riayet ederek adaletli bir varoluş kipi içinde mi yaşayacağız. Gerek Türkiye toplumunda gerek dünyada başkalarını ötekileştirme eğiliminin yeniden yükselişe geçtiğini görüyorum. Bizim toplumumuzda, ulus devlet ideolojisi nedeniyle,  zaten ötekiyle bir karşılaşma vuku bulmadığı için eskiden çok daha azdı. Fakat şimdilerde insanların içindeki bazı hoşnutsuzluklar kolayca yabancı düşmanlığına evrilmeye, buraya misafir olarak gelmiş insanlara farklı nobranlıklar yapılmaya, münferit bazı örnekler görülmeye başlandı. Farklı olana duyulan tepkinin bir hak olduğu yanılgısı, yabancı düşmanlığından başka alanlara da sirayet ediyor maalesef. Yine, geçtiğimiz senelerde otizmli bir yavrumuzla ilgili yaşanan olayı unutmak mümkün değil; bir takım veliler çocuğu okulda istemediler. Bu damgalama öylesine örseleyici ki, bilhassa küçük yerleşim yerlerinde aileler şehir değiştirmek mecburiyetinde bile kalabiliyor. Yine salgın başlangıcında, canla başla mücadele eden sağlık çalışanlarına bazı yerlerde ev verilmedi, asansörleri kullanmamaları, farklı merdivenleri kullanmaları istendi.  Suriyeli misafirlere yönelik ara ara yükselen şiddet dalgasını da bu meyanda zikretmek gerekir. Kendimizden kabul etmediğimiz,  dışarlıklı olarak gördüğümüz kişiyi kolaylıkla tehdit olarak algılayabiliyoruz. Bu, insan zihninin kendi kendine kurduğu büyük tuzaklardan birisi. Büyük savaşlar, çok katı ideolojik cepheleşmeler buradan türüyor, insanın insana zalimliğinin, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının tohumlarını hep bu kötücül bakışta bulabiliyoruz. Zygmunt Bauman, modern toplum mühendisliğini şöyle tarif ediyor Modernite ve Holocaust kitabında, “Asıl gerekli olan·bir bahçıvan tavrı ve becerisiydi; bu bahçıvan çimenin, sınırların ve sınırları çimenden ayıran saban izinin düzenini çok iyi bilmeli; uyumlu renkleri ve güzel bir uyumla iğrenç bir uyumsuzluk arasındaki farkı ayırt edebilmeli; planına ve düzen ve uyum anlayışına aykırı, davetsiz gelen her bitki ye zararlı ot muamelesi yapmaya kararlı olmalı; zararlı otları yok etmek ve genel düzenin gerektirdiği bölümlerarası ayrım çizgilerini korumak için yeterli makine ve zehirle donanmış olmalıydı.” Bu sebeple, uzun zamandır kodlanmış bu tehdit algısı, öteki ile birlikte yaşama pratiği, çok disipinli olarak ele alınması gereken, sadece psikolojiye ve sosyolojiye bırakılamayacak kadar mühim ve temel bir mesele.  Bana benzemeyen, şekli şemaili bana benzemeyen, kafasının içi bana benzemeyen, benim gibi giyinmeyen kişi her an gelip benim elimdeki rahatı alabilir, kendisi hastadır beni hasta edebilir, kendisi yaralıdır beni yaralayabilir, benim güvenliğimi tehdit edebilir diye sağlıksız bir kaygıya kapılıyor insanlar. Çok enteresan veriler var, ötekinin tehdit olarak algılanmasına dair; insanlara video oyunu oynatıyorlar ve oyundaki ateş etme skorlarına bakıyorlar, beyazlar siyahları oyunda daha çok vuruyorlar, çünkü onların kafasında siyahi insan daha kriminal, suçlu bir insan olarak algılanıyor. Tuhaf olanı ise, siyahlar da siyahları daha çok vuruyor. İşte bu stereotip, basmakalıp düşüncenin sonucu. İnsanların kafasında belli belirsiz bir kültürel ırkçılık var ve o deri rengini suçla eşleştiriyorlar zihinlerinde. Eskiden siyahların itaatkar olduklarına dair stereotipleştirme varken, bugün yoksul yardımlarıyla krallar gibi yaşayan, çete üyesi, uyuşturucu bağımlısı bir stereotip geçerli onlar hakkında. Stereotipleştirme, insanı görmeden görmek, yani onun tekilliğini görmemek anlamına geliyor.

Prof. Dr. Kemal Sayar’ın yazısının tamamını okumak için lütfen tıklayınız…

Zeki Karataş

Dr. Öğr. Üyesi