LGBT Bağlamında Cinsel Yönelimler 

İnsan fizyolojik açıdan organlar, duygular, ihtiyaçlar, dürtüler, biyolojik imkanlar ve sınırlamalar bütününden oluşan bir varlıktır. İnsanın fizyolojik yönüyle davranışları, kişiliği ve kimliği arasında güçlü bir ilişki olmasına rağmen, sosyal bağlamın etkisini de yadsımamak gerekir. Cinsellik fiziksel bedene ait bir özellik olmasının yanında inançlar, ideolojiler ve imgelerle de alakalıdır (Weeks, 2013, 126). Cinsellik denildiğinde ilk akla gelen biyolojik olarak cinsel organlar ve hormonlarla belirlenen kadın ve erkeğe ait cinsiyet özellikleridir. Bu anlamda insanoğlunun neslinin devamıyla ilişkili olan üreme, cinselliğin önemli bir parçasını oluşturur. Ayrıca çocukluk döneminde gelişmeye başlayan cinsel kimlik de cinselliğin önemli bir parçasıdır. Cinselliğin temel amaçlarından birisi de bedensel temasın getirdiği haz duygusudur  (Semerci, 2014, 20).

İnsan vücudundaki tüm hücreler 23 çift kromozom içerir. İnsanın gelişim programını içeren genetik bilgiler bu kromozomları oluşturan DNA’da gizlidir. Ancak kadın ve erkek üreme organında bulunan yumurta ve sperm 23 tek kromozoma sahiptir ve birleştiklerinde 23 çift kromozom oluştururlar. Dolayısıyla bir bireyin genetik cinsiyeti yumurtanın, sperm tarafından döllenmesi esnasında belli olur. Yirmi üç kromozomun yirmi ikisi organizmanın cinsiyetinden bağımsız olarak, fiziksel gelişimini belirler. Son kormozom çifti (X, Y) ise cinsiyet kromozomunu içerdiği için dölün kız ya da erkek olup olmayacağını belirler  (Carlson, 2011, 247). Ancak bir bireyin cinsel yönelimi çoğu zaman genetik, hormonal, bilişsel ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olarak ortaya çıkar.

“Bireyin cinsel yönelimi çoğu zaman genetik, hormonal, bilişsel ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olarak ortaya çıkar.”

Tarihsel süreçte farklı cinsel yönelimleri olan bireyler çoğu toplumlarda hasta ya da sapkın olarak algılanmış ve eşcinsel ilişkiler yasaklanmıştır. 20 yüzyılda insan hakları alanında yapılan yeni düzenlemelerle birlikte 1960’ların ‘cinsel devrimi’ cinselliğe olan ilgiyi güçlendirmiştir. Tarihte ilk kez, haplar ve kadınlar tarafından kontrol edilen diğer modern doğum kontrol yöntemleri kadınlara hamilelik korkusu olmaksızın rekreasyonel cinsel ilişkiye daha kolay erişmelerini sağlamıştır. Bu özgürlüğün sağladığı cesaretle eşcinsel bireyler kendilerini daha rahat ifade etmeye başlamış ve hak taleplerini görünür kılmışlardır.

LGBT bireylerle ilgili tıp literatürüne göz attığımızda psikiyatrik tanı koymada yararlanılan DSM kriterleri arasında 1973’e kadar homoseksüellik cinsel bozukluklardan birisi olarak nitelendirilmekteydi. Ancak sivil toplum örgütleri ve aktivistlerin baskısıyla Amerika Psikiyatri Birliği’nin Terminoloji Komitesi 1973 yılında, “homoseksüellik” kategorisinin “cinsel yönelim sorunu” kategorisiyle değiştirilmesini önermiştir. Bu yeni tanılama ölçütü cinsel yönelim konusunda sorun  ve çelişki yaşayan ya da cinsiyetini değiştirmek isteyen kadınlara ve erkeklere uygulanmıştır. Bu değişimin ilk uygulandığı yıllarda, homoseksüelliğin psikososyal gelişimin erken aşamalarında yaşanan bir saplantının yansıması olduğunu ve bu yüzden kalıtsal bir bozukluk olduğunu savunan bazı ünlü psikiyatristler bu durumu protesto etmişlerdir. Günümüzde bu karşı çıkışlar ön yargılı, bilimsel olmayan ve saptırılmış fikirler olarak değerlendirilmektedir  (Kring & Johnson, 2015, 362; Drescher, 2015, 565).

Batı toplumlarında homoseksüelliğin patolojik bir durum olmaktan çıkmasının başlıca nedeni toplumda giderek yaygınlaşmaya ve görünür olmaya başlamasıdır. Örneğin, Herbenick ve arkadaşlarının (2010) Amerika genelinde yaptıkları bir araştırmaya göre; 40-50 yaş civarındaki erkeklerin %15’i hayatlarında en azından bir kere bir erkekle oral seks yaptığını ifade etmiştir. Almanya’da yapılan bir araştırmada katılımcıların çoğunluğu (kadın %82, erkek %86) kendisini hetoreseksüel olarak tanımlamış ancak erkeklerin %5’i, kadınların ise %8’i eşcinsel ilişkide bulunduklarını belirtmişlerdir (Haversath ve diğerleri, 2017, 547).

LGBT Bağlamında Cinsiyet ve Cinsel Yönelim

Cinsiyet, bireyin genetik, anatomik, fizyolojik ve ruhsal açıdan kadın ya da erkek olarak sınıflandırılması anlamına gelmektedir. İnsanın döllenme sırasında seks kromozonları tarafından belirlenen özelliğine biyolojik cinsiyet (sex), sosyal bağlamda inşa edilen özelliğine de toplumsal cinsiyet (gender) denilmektedir. Bireyin birincil cinsiyet özellikleri doğrudan üreme işleviyle ilgili olan ve genetik olarak ortaya çıkan yumurtalık, rahim, testis vb. özelliklerdir. İkincil olanlar ise üremeyle doğrudan ilişkisi bulunmayan cinslerden birisinde diğerine göre daha baskın ve belirgin olan sakal, sesin tonu, göğüsler gibi özelliklerdir (Budak, 2005, 174; Carlson, 2011, 245).  Bu özellikler tüm canlılarda olduğu gibi insanda da dişi ve erkek olarak ifade edilen iki cinsi birbirinden farklı kılmaktadır. Örneğin döllenme için her iki türün varlığı gerekli olsa da, kendi türünü doğum yoluyla dünyaya getirme özelliği sadece dişilere verilmiştir. Birey sahip olduğu bu biyolojik özelliklerle ruhsal, sosyal ve kültürel etkenlerin etkileşiminin bir ürünü olarak kendini erkek ya da kadın olarak ifade ederek cinsiyet kimliğini inşa eder.

Bireyin kendisini erkek ya da dişi hissetmesi anlamına gelen cinsiyet kimliği genellikle çocuklukta 3 yaş civarında kazanılmış olur. Döllenmeyle birlikte 23 çift kromozondan oluşan insan DNA’sında, cinsiyet kromozomu olarak adlandırılan X ve Y kromozonlarının bir kombinasyonu bulunmaktadır. Gebeliğin ilk birkaç haftasında erkek ve dişi embriyolar birbirine benzese de sonraki süreçte hormonal farklılıklar oluşmaya başlar. Erkek emriyosundaki Y kromozomunda bulunan genler yumurtalık yerine testislerin gelişimini sağladığında androjen hormonunun bol salgılanması sonucu erkekler dişilerden farklılaşmaya başlar. Dişi embriyodaki düşük androjen seviyesi, dişi cinsel organlarının normal gelişimine olanak sağlar. Bu nedenle hormonlar cinsiyet gelişiminde kilit rol oynamaktadır. Cinsiyet kimliğinin oluşumunda biyolojik eğilimden daha çok sosyal faktörlerin etkili olduğunu savunan sosyal cinsiyet kuramcılarına göre; çocukların cinsiyet gelişimi, diğer insanların neler söyleyip yaptıklarını gözlemleyip taklit etmek ve cinsiyete uygun olan ve olmayan davranışlar için ödüllendirilip cezalandırılmak yoluyla ortaya çıkmaktadır (Santrock, 2012a, 249-251).

Cinsel yönelim erkeği, kadını ya da her iki cinsi cinsel, sosyal, romantik, bilişsel ve duygusal anlamda çekici bularak cazibesine kapılma eğilimi olarak tanımlanabilir (Budak, 2005, 171; Bailey ve diğerleri, 2016, 45). Bireyin cinsel eğilimi tercih ettiği partnerin cinsiyetine göre değişmektedir. Cinsel yönelim kavramı, bireyin “erotik seçim nesnesi” olarak hangi cinsten kişilere cinsel ilgi duyduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla cinsel yönelim, bireyin sahip olduğu cinsel kimliğinden farklı bir şekilde de ortaya çıkabilir. Örneğin, bir kişi erkek cinsel kimliğine sahip olmasına karşın, cinsel olarak kadına ilgi duyduğunda sahip olduğu cinsel yönelim ile erkeğe ilgi duyduğunda sahip olduğu cinsel yönelim birbirinden farklı olmaktadır. Birinci durumda söz konusu erkek, “heteroseksüel” bir cinsel yönelime sahipken, ikinci durumda “eşcinsel” bir yönelime sahip olacaktır  (Şah, 2011, 90).

“Cinsel yönelim kavramı, bireyin ‘erotik seçim nesnesi’ olarak hangi cinsten kişilere cinsel ilgi duyduğunu ifade etmektedir.”

Cinsel yönelimin etkilenme, davranış ve kimlik şeklinde üç bileşeni bulunmaktadır. Birey kendi cinsiyetinden ya da karşı cinsiyetten partnerlerden ya da nadiren her iki cinsiyetten partnerden etkilenebilir. Davranış kendi cinsiyetinden ya da karşı cinsiyetten partnerle cinsel ilişki kurmayı tanımlar. Kimlik ise kişinin kendisini heteroseksüel, eşcinsel ya da biseksüel olarak görmesidir. Bu anlamda bireyin cinsel ilgisini yönlendirdiği kişinin cinsiyetine göre değişen üç farklı cinsel yönelim bulunmaktadır  (Zastrow, 2013, 330): Heteroseksüellik (heterosexuality), eşcinsellik (homosexuality) ve biseksüellik (bisexuality).

Heteroseksüellik: Bireyin cinsel ilgisinin karşı cinsiyetten kişilere yönelik olması durumudur. Toplumda egemen olan varoluştur. Aksi söylenmedikçe herkes heteroseksüel kabul edilir. Heteroseksüel terimi, Yunanca’da “diğer parça” ya da “diğeri” anlamına gelen “heteros” kelimesi ile Latince’de “cinsel” anlamına gelen “sexualis” kelimesinin birleşiminden oluşmuştur  (Macionis, 2017, 196).

Eşcinsellik: Cinsel ve duygusal gereksinimlerini tatmin etmek için öncelikli olarak aynı cinsten kişilere yönelme anlamına gelmektedir. Eşcinsel yönelime sahip erkekleri tanımlamak için gey, kadınları tanımlamak içi de lezbiyen kavramı kullanılmaktadır. Homoseksüel terimi, Latince’de “erkek” anlamına gelen homo’dan değil, Yunanca’da bireylerin aynılığını anlatan “homo” kelimesinden gelmekte olup “heteroseksüel” kavramının tersidir  (Zastrow & Kirst-Ashman, 2015, 231).

Biseksüellik: Cinsel ilginin her iki cinsiyete birden yönelmesidir. Biseksüel birey her iki cinsiyete aynı derecede ilgi duymayabilir ve bu ilginin derecesi zaman içinde değişiklik gösterebilir. Aynı zamanda farklı iki cinsiyetten bireyle olma anlamına gelmemektedir. Latince “bi-” önekini almış iki ya da çift yönlülüğü anlatan bir terimdir. Biseksüel kavramı biyolojide, her iki cinsiyetin anatomisi ve işlevlerini içeren yapıları, bireyleri ve bireyler kümesini tanımlamak için kullanılır.

Transseksüellik: Kişinin kendini yanlış kişinin bedenine hapsolmuş hissettiği, karşı cinse özgü fiziksel özelliklere ve sosyal rollere sahip olmak için zorlayıcı bir arzu duyduğu psikoseksüel bir rahatsızlıktır  (Budak, 2005, 764). Transseksüel terimi Latince’de “karşı, karşıt, öteki” gibi anlamlara gelen “trans” kavramından türetilmiş olup, karşı cinsiyeti taklit etme manasına gelmektedir. Travesti kavramı ise karşı cinsin kıyafetlerini giyen, karşı cins gibi davranan kişiler için kullanılmakta olup, bir cinsel yönelim değildir.

Günümüzde farklı cinsel tercih ve yönelimleri ifade etmesi açısından LGBT kısaltması kullanılmaktadır. Lezbiyen, gey, biseksüel ve trans kelimelerinin baş harflerinden oluşan kısaltma 1960’larda başlayan eşcinsel özgürleşmesi hareketiyle birlikte ilk başlarda ‘GLB’ şeklinde ortaya çıkmış, daha sonra ‘L’ ve ‘T’ harflerinin de eklenmesiyle ‘LGBT’ şeklinde ifade edilmeye başlanmıştır  (Baird, 2017). Günümüzde farklı cinsel yönelimleri olan bireyleri tanımlamak için kullanılan LGBT kavramı, heteroseksüel (karşıcinsel) ilişki dışında sürdürülen cinsel eğilimleri nitelendirmektedir.

Eşcinsel Yönelimlerin Nedenleri

Cinselliğe ilişkin ilk bilimsel çalışmalar 20. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Psikanalitik yaklaşımın kurucusu olan Freud çalışmalarında cinsel dürtünün insan yaşamının en temel unsurlarından birisi olduğunu vurgulamıştır. Psiko-seksüel gelişim kuramı olarak adlandırılan kuramında Freud, çocukların büyüdükçe haz odaklarının ve cinsel dürtülerinin ağızdan anüse ve en sonunda genital organlara yöneldiğini belirtmiş ve bu sürecin beş evreden oluştuğunu savunmuştur. Oral, anal, fallik, latend ve genital dönem olarak adlandırıdığı gelişim evreleri sonucunda haz kaynaklarıyla gerçeğin talepleri arasındaki çatışmaları çözerek bireyin kişilik geliştirdiğini öne sürmüştür  (Santrock, 2012a, 22).

Freud’a göre cinselliğin olgun bir şekilde ifadesi için, oral ve anal dönem gibi gelişmemiş psiko-seksüel evrelerin atlatılması gerekmektedir. Cinsel hazzı oral ya da alıcı anal seks ile elde eden yetişkin libidal takıntı ya da gerileme yaşamaktadır. Bunlar cinselliğin gelişmemiş ifadeleridir. Freud, bireyin cinsel eğilimi ne olursa olsun, genital olmayan, başka bir deyişle penil-vajinal olmayan cinsel eylemleri gelişmemiş olarak değerlendirmiştir. Bu durumda eşcinsel eylem penil-vajinal cinsel eyleme engel teşkil ettiği için, Freud’un sisteminde, eşcinsel eylem cinselliğin gelişmemiş ifadesi olarak ele alınmaktadır. Freud eşcinselliğin psikonevrotik bir hastalık olmaktan daha çok bir seçim sonucu olduğunu belirtmiştir  (Kıraç, 2013, 20). Ayrıca Freud’un kadınların bir penise sahip olmamaları nedeniyle erkeklere gıpta ettiklerine dair iddiası feministler tarafından şiddetle eleştirilmiştir  (Zastrow, 2013, 327).

“Freud, eşcinsel eylemi cinselliğin gelişmemiş ifadesi olarak ele almaktadır.”

Eşcinselliği bozuk ebeveyn-çocuk ilişkisine bağlayan psikoanalitik kuramın incelendiği bir araştırmada, öne sürülen hipotezlerin çok sınırlı oranda desteklendiği görülmüştür  (Bell, Weinberg, & Hammersmith, 1981). Çocukluk davranışlarıyla ilgili bulgular incelendiğinde eşcinsel yetişkinler, heteroseksüel yetişkinlere oranla, çok daha fazla cinsel atipik davranış hatırlamışlardır. Örneğin kızlarla oynama, kız gibi giyinme, spordan kaçınma, kız olmayı isteme gibi anılara eşcinsel erkeklerde daha fazla rastlanmıştır. Lezbiyenlerde ise heteroseksüel kadınlara oranla spordan daha çok zevk alma ve erkek olmayı isteme anılarının daha fazla olduğu görülmüştür  (Butcher, Mineka, & Hooley, 2013, 784).

Psikanalitik yaklaşımı esas alan Macar asıllı Sandor Rodo, Freud’un aksine eşcinselliği patolojik bir durum olarak nitelendirmiştir. Rodo “insan psikolojisinin üremeye dayalı yaşama çabasına bağlı” olduğuna dair neo-Darwinyan iddiayı desteklemiş ve üreme amacı gütmeyen cinsel aktiviteleri adaptif olmayan davranış olarak nitelemiştir. Rodo (1969) eşcinsel ilişki kavramını kullanmakta ve bu ilişkinin erkek-kadın deseninden bir sapma olduğunu, birbirinden cinsel yakınlık bekleyen erkeklerin aslında heteroseksüel ilişkiyi taklit ettiğini iddia etmektedir. Rodo (1969) konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: “Beni her eşcinsel ilişkinin kadın-erkek deseninin bir ifadesi olduğu düşüncesine iten delil nedir? Eğer erkek erkekten hoşlanıyorsa, neden kadını taklit eden bir erkeği seçmektedir?… Eğer bir kadın bir kadına yöneliyorsa, neden erkeksi bir kadını tercih etmektedir?… Erkek-kadın eşleşmesini taklit etmektedirler. Erkek-kadın deseni anatomi tarafından dikta edilmektedir.”

Eşcinselliği biyolojik ve kalıtsal nedenlere bağlı olarak açıklamaya çalışan pekçok araştırma mevcuttur. Simon LeVay  (1991) tarafından yürütülen bir çalışmada eşcinsel erkeklerin hipotalamusun cinsel davranışı etkileyen bölgesinin büyüklüğü bakımından heteroseksüel erkeklerden daha çok heteroseksüel kadınlara benzediği görülmüştür. Buna rağmen cinsel yönelimin doğasını tek bir nedene bağlı olarak belirlemek pek mümkün değildir.

Günümüzde eşcinsellik, tıp literatüründe psikopatolojik olmayan bir cinsel varyant olarak kabul edilmekle birlikte sosyolojik açıdan pek çok toplumda belirsizliğini korumaya devam etmektedir.  Psikiyatristler, cinsel yönelimin tek bir faktör tarafından belirlenmediğini ve genetik, hormonal ve çevresel etkenlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıktığını belirtmekte ve bireyin heteroseksüel veya eşcinsel olmasında ailenin ya da erken çocukluk yaşantılarının etkisine dair güvenilir bir kanıt olmadığını; cinsel yönelimin genetik faktörlerin ve erken dönem rahim ortamının karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıktığını belirtmekte ve cinsel yönelimin bir tercih olmadığını vurgulamaktadır (Butcher, Mineka, & Hooley, 2013; Kabacaoğlu, 2015).

Eşcinsel Kimliğin Gelişimi

Genellikle gey ve lezbiyenlerin çoğunluğu çocukluklarında hemcinslerini çekici bulduklarını, karşı cinsle flört etmeyi düşünmediklerini ve ergenliğin ortalarıyla sonlarına doğru gey veya lezbiyen olduklarını fark ettiklerini belirtmektedirler  (Diamond & Savin-Williams, 2009). Ancak bu durum her zaman geçerli değildir. Araştırmacılar hemcinslerini çekici bulan gençlerin aynı zamanda karşı cinsi çekici bulma yaşantılarının olduğunu belirtmişlerdir. Sonuçta gey ve lezbiyen kimliğini kabullenmek belli bir süreç dahilinde gerçekleşmektedir. Bu süreçte erkeklerin yaklaşık yarısı başlangıçta gey erkek kimliğini inkar etmeye çalıştıklarını belirtmişlerdir (Santrock, 2012b, 198).

Avustralyalı psikolog Vivienne Cass (1979) eşcinsel kimlik gelişimini altı evreli cinsel gelişim modeline dayanarak açıklamıştır. Cass’ın modeli iki temel varsayıma dayanır: (a) eşcinsel kimliği gelişimsel bir süreç vasıtasıyla kazanılır ve (b) davranışlardaki durağanlık ve değişimler, birey ve çevresi arasında meydana gelen etkileşimsel süreçten kaynaklanır. Cass’a (1979) göre eşcinsel kimlik oluşumu, kişisel matrisin bireyin kendini heteroseksüel olarak tanımladığı uyumlu durumdan, kendini eşcinsel olarak tanımladığı uyumlu duruma dönüştüğü süreçtir. Modelde belirtilen altı aşama şu şekildedir  (Kabacaoğlu, 2015;  Duyan, 2011):

Kimlik Karmaşası: Birey duygu, düşünce ve davranışlarını günlük yaşamda karşılaştığı eşcinsellikle ilgili bilgilerle karşılaştırarak kendi cinsel yönelimiyle ilgili şüphe duymaya başlar. Bu şüphe sonucu birey normal durağan yapısında uyumsuzluk yaşamaya başlar ve kendine “Eğer davranışlarım eşcinsel olarak isimlendirilebiliyorsa, bu benim eşcinsel olduğum anlamına gelir mi?” sorusunu sormak zorunda kalır. Bu dönemde kafa karışıklığı ve karmaşa yaşayan birey cinsel yönelimiyle ilgili daha fazla bilgi toplamaya çalışır.

Kimlik Karşılaştırması: Bu aşamada birey içinde yaşadığı sosyal çevrede bulunan aile üyeleri ve akranlarının algısı ile kendi algısı arasında uyumsuzluk olduğunun farkına varır. Bunun sonucunda birey başkalarına yabancılaşır ve içinde yer aldığı topluma ait olmadığı duygusuna kapılır.  Bununla birlikte bireyin o zamana kadarki heteroseksüel kimliğiyle ilgili bütün davranış, ideal ve geleceğe ilişkin beklentileri de ortadan kalkar. Birey yaşamına yeni anlamlar bulmak zorunda kalır.

Kimliğe Tahammül: Birey muhtemel eşcinsel olduğuna ilişkin algısıyla kendisi gibi olanlarla iletişime geçmeye çalışır. Bu aşamada birey kendi kimliğini kabul etmekten daha çok tahammül etmeye çalışır. Birey diğer eşcinsellerin kendi eşcinsel davranışlarını ve benliğini kabul ettiğini hisseder. Bu şekilde yabancılaşma duyguları azalır ve kendini eşcinsel olarak kabul edebilecek başkaları olduğunu fark eder. Bununla birlikte birey heteroseksüel bireylerden kendini koparır ve onlarla iletişime geçerken dikkatli davranır.

Kimliğin Kabulü: Birey eşcinselliği normal bir yaşam tarzı olarak kabul etmeye başlar ve diğer eşcinsellerle ilişkisini ilerletir. Bu aşamada eğer birey toplumsal baskıların yoğun olduğu bir çevrede yaşıyorsa kendi durumunu yakınlarına açma konusunda temkinli davranabilir. Ancak eşcinsel alt kültüründe kendisini tercih ettiği cinsel yönelimi üzerinde açıkça ifade edebilir.

Kimlikten Gurur Duyma: Bu aşamada birey kendi eşcinsel kimliğini tamamen kabullenmiştir ancak toplumun bunu kabullenmediğinin farkındadır. Birey sahip olduğu yeni cinsel kimliğe karşı bir onur duyma ve eşcinsel grubuna sadakatle bağlanma davranışı sergiler. Bireyin yaşamında eşcinsel grup önemli ve itibarlı algılanırken heteroseksüel grup itibarsız ve değersiz olarak algılanır.

Kimlik Sentezi: Bu aşamada birey eşcinsel olmayanlarla olumlu karşılaşma yaşadıkça dünyayı ben (iyi eşcinseller) ve öteki (kötü heteroseksüeller) olarak ikiye bölmenin tutarsızlığının farkına varır. Önceki evrelerdeki öfke ve gurur devam etse de azalır. Eşcinsel kimlğin kişinin bütün özelliklerini oluşturduğu inancı yıkılır. Eşcinselliğin kişiliğinin başka birçok özelliğinde sadace birisi olduğunun farkına varır ve kendi benlik algısı ile başkalarının kendisi hakkında sahip olduğu algıları sentezler.

Dünya’da ve Türkiye’de LGBT

Cinselliğin Tarihi kitabının yazarı Foucault  (2007), özellikle 17. yüzyıldan itibaren, cinselliğin “söylemleştirme” yoluyla kontrol altına alındığına vurgu yapmıştır. Foucault’a göre, cinsellik gizlendiği yerden çıkarılmış ve söylemsel bir varoluşa zorlanmıştır. Söylem yoluyla tabu olmaktan çıkarılan, hedef haline getirilen cinsellik adalet, eğitim, tıp vb. toplumsal denetim mekanizmaları aracılığıyla yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır. Böyle bir düzenleme çabasının arka planında ahlaki kaygılar yanında faydacı kaygılar da bulunmaktadır. Nüfusu belirleyen temel unsur olarak cinsellik, devletlerin iktisadi hedeflerinin bir aracı haline gelmiştir. Ülkelerin gücü ve zenginliği ile nüfusu arasındaki doğrudan ilişki nedeniyle toplum, amaçlara da bağlı olarak, kimi zaman doğum yanlısı kimi zaman doğumu kısıtlayıcı yönde düzenlenmeye çalışılmıştır. Bu açıdan eşcinsellik, hem “ürünü olmayan” hem de denetlenmesi güç bir cinsel aktiviteyi içermesi sebebiyle tarihi süreçte devlet kurumu açısından sakıncalı olarak nitelendirilmiş ve yasaklanmıştır (Kabacaoğlu, 2015, 3).

Dünya’da LGBT hareketi toplumların cinsiyete ve/veya cinsel yönelimlere karşı uyguladıkları politikaları değiştirmek ve insan hakları temelinde eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerini dile getirmek amacıyla ortaya çıkmıştır. LGBT’nin tarihsel sürecine bakıldığında daha çok eşcinsellik üzerinden ele alındığı görülmektedir. Tarihi metinlerde cinsel çeşitliliğe dair öğelere rastlansa da 19. yüzyıla kadar eşcinsel, biseksüel, heteroseksüel gibi sınıflandırmalara yer verilmemiştir. Kavram olarak eşcinsellik ilk kez 1869 yılında Leipzig’de Karl Maria Benkert tarafından hazırlandığı ifade edilen Almanca iki anonim kitapçıkta kullanılmıştır.

Eşcinselliğin en açık ve kabul gören şekliyle yaşandığı toplum Antik Yunan’dır. Antik Yunan medeniyetinin geleneklerine göre yaşça daha büyük olan erkeğin daha genç erkeklere danışmanlık yapması ve onunla cinsel ilişkide bulunması normal karşılanırdı. Ancak genç erkek evlenecek yaşa geldiğinde ona eş bulunurdu. Dolayısıyla bu ilişkinin biseksüel olarak tanımlanması da mümkündür. Roma medeniyetinde de kölelerle yaşanan hazza dayalı ilişki biçimi olarak eşcinselliğin bulunduğu belirtilmektedir (Whitehead & Whitehead, 1999, 116).

Ortaçağ Avrupası Hıristiyan toplumlarında erkek erkeğe eşcinsel ilişki anlamına gelen “sodomi” büyük bir günah olarak kabul edilmiş ve cezası yakılarak verilmiştir. Erkek eşcinselliğine karşı olan bu dini hüküm, ilk defa 1533 yılında İngiltere’de VIII. Henry döneminde çıkarılan kanunla yasağa dönüşmüştür. Buna göre bireylerin hemcinsleri ve hayvanlar ile ilişki yaşaması yasadışı sayılmıştır. 1563 senesinde yenilenen bu kanun, 1885 senesine dek bütün erkek eşcinselliği suçlarına temel oluşturmuştur  (Davenport-Hines, 1990).

“Ortaçağ Avrupası Hıristiyan toplumlarında erkek erkeğe eşcinsel ilişki anlamına gelen ‘sodomi’ büyük bir günah olarak kabul edilmiş ve cezası yakılarak verilmiştir.”

Cinsel yönelimler üzerine ilk kez ölçek geliştiren ve geniş kitleler üzerinde araştırma yapan kişi biyolog Alfred Kinsey’dir. Kinsey ABD’inde yaptığı araştırmalarda cinsel yönelimi 0 ile 6 arasında sıralayarak heteroseksüellik ve eşcinsellik dağılımını incelemiştir. Araştırma sonuçlarına göre Amerikan erkek popülasyonunun neredeyse yarısının heteroseksüel olmadığı kanısına varılmıştır  (Kinsey, Pomeroy, & Martin, 1948). Kinsey’in araştırması insanların geleneksel ahlak kurallarıyla çelişen cinsel davranışları için daha az suçlu hissetmelerini sağlamış ve sonraki yıllarda Amerikan Psikiyatri Derneği’nin eşcinselliği normalleştirerek DSM’de patoloji olmaktan çıkartma kararında etkili olmuştur  (Zastrow, 2013, 328).

Kabul edilebilir ve kabul edilemez cinsel davranış tanımları zaman içerisinde değişme eğilimi göstermiştir. Günümüz Batı dünyasında çoğu Viktoryan döneme ait cinsel davranışla ilgili yasaklar, tarihi süreç içerisinde insan hak ve özgürlükleri bağlamında dönüşüme uğramıştır. Örneğin 2003 yılına kadar ABD’nin Teksas eyaletinde eşcinsel ilişki yasaktı ve Georgia eyaletinde rızası olsa bile yetişkinler arasında oral seks yapılması suç olarak kabul edilirdi  (Butcher, Mineka, & Hooley, 2013, 781; Zastrow, 2013, 330). Ancak 2015 yılına gelindiğinde ABD Yüksek Mahkemesi eşcinsel evliliğin hukuki bir hak olduğuna hükmetmiştir. Kararı yazan Hakim Anthony Kennedy, evliliğin Anayasal bir hak olduğunu vurgulayarak; “Hiçbir birliktelik evlilikten daha derin değildir” ifadesini kullanmıştır  (BBC, 2015). Bu yasal düzenlemelere rağmen cinselliğe ait norm ve tutumların değişimi, cinsel yönelime ilişkin yasaların değişmesi kadar hızlı olmamaktadır. ABD’inde 2016 yılında öldürülen LGBT topluluğuna mensup kişilerin sayısı 77 olmuştur (T24, 2017).

Eşcinselliğin toplumdaki yaygınlığını belirlemek oldukça zordur. Çünkü kişi kendisini eşcinsel olarak tanımlasa da karşı cinsle çekim/uyarılma ya da davranış deneyimleri yaşayabilmektedir. ABD’inde yapılan ulusal çaplı anketler Amerikalı bireylerin %2,3-%2,7’sinin kendilerini gey olarak ve %1,1-%1,3’ünün kendilerini lezbiyen olarak tanımladıklarını ortaya koymaktadır  (Santrock, 2012b, 197). Gates (2011, 1-3) tarafından yapılan bir araştırmada; ABD ve bazı ülkelerde (Kanada, Norveç, Avustralya, Büyük Britanya) son yedi yılda yapılan 11 araştırmanın gözden geçirilmiş ve ABD’de yetişkinlerin  %3,5’inin kendisini lezbiyen, gey ya da biseksüel ve %0,3’ünün transgender olarak tanımladığı bulunmuştur. Popülasyonun %8,2’si aynı cinsten bireylerle seksüel davranışlarda bulunmuş, %11’i ise hemcinsine karşı cinsel çekim hissettiğini ifade etmiştir. Çekim hissettiği ya da hemcinsiyle seksüel davranışlarda bulunduğu halde kendisini “heteroseksüel” olarak tanımlayan katılımcı grubu, kendisini LGBT olarak tanımlayan grubun 3 katından daha fazla olmuştur.

“Amerikalı bireylerin %2,3-%2,7’si kendilerini gey, %1,1-%1,3’ü de kendilerini lezbiyen olarak tanımlamaktadır.”

Cinsel kimliği belirleyici ölçüt alarak ABD, Fransa ve İngiltere’den dikkatle seçilmiş geniş örneklem grubu üzerinde yapılan çalışmalar; yetişkinlerde eşcinsel davranış oranının %2 ile %6 arasında değiştiğini, yalnızca erkeklerde eşcinsellik oranının %2,4 olduğunu göstermiştir  (Butcher, Mineka, & Hooley, 2013, 783). ABD’inde LGBT bireylerin sorunlarının incelendiği bir araştırmada; şehirlerde yaşayan 2.172 gey ve biseksüel erkeğe telefonla ulaşılmıştır. Anket çalışması sonucunda; katılımcıların %52’sinin keyif verici madde, %85’inin alkol kullandığını ve %12’sinin alkolle ilgili problemi olduğu tespit edilmiştir (Stall, Paul, & Greenwood, 2001).

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine bakıldığında hiçbir dönemde eşcinsellik ile ilgili olumlu ya da olumsuz herhangi bir resmi düzenleme yapılmamıştır. Ancak Türk toplumunun çoğunluğu LGBT bireyleri normal olarak görmemekte ve bu durumu sapkınlık ya da hastalık olarak nitelendirmektedir. Bu nedenle LGBT bireyler ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya maruz kalmakta, cinsel kimliklerini gizleyerek yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. LGBT bireylere yönelik tutumlar hakkında yapılan araştırmalarda Türkiye’de genel olarak bireylerin geylere ve lezbiyenlere yönelik olumsuz ve önyargılı tutumlar bildirdiği görülmüştür (Kadıoğlu, Yıldız, Ercan, & Ergun, 2008).

Türkiye’de eşcinsellerin ortak bir sivil toplum örgütü çatısı altında hak arama mücadelesi 1990’lı yıllardan itibaren başlamıştır. LGBT bireylerin görünürlüklerini arttırmak, isteklerini dile getirmelerini kolaylaştırmak ve haklarını korumak için ilk sivil toplum örgütü 1993’te İstanbul’da açılan Lambdaistanbul Derneği’dir. Bir yıl sonra da Ankara’da Kaos-GL Derneği açılmıştır. Bu derneklerin açıldıktan sonra çalışmalara başlaması ve etkinlik yapması kolay olmamıştır. 2005 yılında Kaos-GL Derneği ahlaka ters düştüğü gerekçesi ile kapatılmaya çalışılmış, daha sonra derneğin kapatılmasını gerektirecek hiçbir durumun olmadığı anlaşılmış ve dernek çalışmalarını günümüze kadar sürdürmeye devam etmiştir (Karadağ, 2008, 88-91).

Türk Ceza Kanunu’na göre eşcinsellik hiç bir zaman suç olmamıştır. Türkiye’de DSÖ hastalık sınıflamaları kullanılmaktadır. Askere alınmayan veya muaf tutulan eşcinsel kişiler kayıtlara anti-sosyal kişiler olarak geçer. Hastalık olmadığı bilinmekle birilikte eşcinsel olduğu bilinen veya kendi bildiren erkeklere askerlik yaptırılmamaktadır  (Yüksel, 2011). Türkiye’de yaşayan eşcinsel ve biseksüel bireylerin sorunlarını tespit etmek amacıyla 393 LGBT bireyle yapılan bir alan araştırmasına göre; LGBT bireylerin %23’ü cinsel yönelimi ile bağlantılı olarak fiziksel şiddet gördüğünü, %87’si sosyal şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Ankete katılanların %65’i cinsel yönelimini annesinden; %73’ü babasından gizlediğini, %85’i özel hayatlarıyla ilgili paylaşmak istedikleri şeyleri sansürlemek zorunda kaldığını, %63’ü kendisinden farklı cinsiyete sahip bir sevgilisi varmış gibi davranmak ya da rol yapmak zorunda kaldığını vurgulamıştır  (Ercivan, 2006).

Sonuç

LGBT bireyler gerçeği tarihin her döneminde yer almakla birlikte günümüzde insan hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi sayesinde görünür olmaya ve açıkça tartışılmaya başlanmıştır. Tarihsel süreçte toplumların yasaları, dini inançları ya da gelenekleri ekseninde LGBT bireylere yönelik farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. Tıp literatüründen eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkarılmasıyla birlikte, cinsel yönelimin özellikle heteroseksüeller tarafından saygı duyulması gereken bireysel bir tercih ve hak olduğu vurgulanmaya başlamıştır. Batılı pekçok ülke LGBT’yle ilgili yeni yasal düzenlemeler gerçekleştirmiş ve sosyal güvence, çalışma hakkı, ayrımcılığın önlenmesi, yasal evlilik gibi konularda toplumsal eşitlik fırsatı sağlamıştır.

Türkiye’de eşcinsellik yasal olarak hiçbir zaman suç olmasa da Türk Ceza Kanunu’nda cinsel yönelime ait ayrımcılığa karşı yasal bir tedbir bulunmamaktadır. Avrupa Birliği ilerleme raporlarında bu durumdan dolayı Türkiye sıklıkla eleştirilmekte ve ayrımcılıkla ilgili mevzuatın yetersiz olduğu, transseksüellere fiziksel saldırıların önlenemediği, homofobinin fiziksel ve cinsel şiddete dönüşebildiği ve mağdurların ‘teşhircilik’ ve ‘genel ahlaka aykırı davranışlar’ maddeleri sebebiyle haklarını koruyamadığı belirtilmektedir. Türk toplumunun muhafazakar yapısı gereği farklı cinsel yönelimi olan bireylerin kabullenilmesinin Batı ülkeleriyle kıyaslandığında kolay olmayacağı görülmektedir. LGBT bireyler sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla seslerini duyurmaya çalışarak, cinsel kimlikleri nedeniyle toplumda ayrımcılığa ve eşitsiz uygulamalara maruz kaldıklarını dile getirmektedirler.

Kaynakça

Bailey, J. M., Vasey, P. L., Diamond, L. M., Breedlove, S. M., Vilain, E., & Epprecht, M. (2016). Sexual Orientation, Controversy and Science. Psychological Science, 17(2), 45-101.

Baird, V. (2017). Cinsel Çeşitlilik Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller. İstanbul: Metis Yayınları.

BBC. (2015). Eşcinsel evlilik ABD’de yasallaştı. 09.03.2018 tarihinde BBC Türkçe: http://www.bbc.com/turkce adresinden alındı

Bell, A. P., Weinberg, M. S., & Hammersmith, S. K. (1981). Sexual Preference: Its Development in Men and Women. Bloomington, IN: Indiana University Press.

Budak, S. (2005). Psikoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Butcher, J. N., Mineka, S., & Hooley, J. M. (2013). Anormal Psikoloji. İstanbul: Kaknüs Yayınları.

Carlson, N. R. (2011). Fizyolojik Psikoloji. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Cass, V. C. (1979). Homosexual Identity Formation: A Theoretical Model. Journal of Homosexuality, 4(3), 219-235.

Davenport-Hines, R. (1990). Sex, Death and Punishment: Attitudes to Sex and Sexuality in Britain Since the Renaissance. London: Collins.

Diamond, L. M., & Savin-Williams, R. C. (2009). Adolesant Sexuality. R. M. Lerner, & L. Steinberg içinde, Handbook of Adolescent Psychology. New York: Wiley.

Drescher, J. (2015). Out of DSM: Depathologizing Homosexuality. Behavioral Sciences(5), 565-575.

Duyan, V. (2011). Eşcinsellik: Tarihsel Gelişimi, Kökeni ve Eşcinsellere Yönelik Tutumlar ve Güçlendirme. Y. Özkan içinde, Sosyal Dışlanma ve Aile: Sosyal Hizmet Müdahalelerinde Güçlendirme Yaklaşımı (s. 161-182). Ankara: Maya Akademi.

Ercivan, A. (2006). Ne Yanlış Ne De Yanlızız Bir Alan Araştırması: Eşcinsel ve Biseksüellerin Sorunları. İstanbul: Berdan Matbaacılık.

Faucault, M. (2007). Cinselliğin Tarihi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Gates, G. (2011). How Many People are Lesbian, Gay, Bisexual and Transgender. 03 08, 2018 tarihinde eScholarship: https://escholarship.org adresinden alındı

Haversath, J., Gärttner, K. M., Kliem, S., Vasterling, I., Strauss, B., & Kröger, C. (2017). Sexual Behavior in Germany. Deutsches Ärzteblatt International(114), 545–550.

Herbenick, D., Reece, M., Schick, V., Sanders, S., Dodge, B., & Fortenberry, J. (2010). Sexual Behavior in the United States: Results From a National Probability Sample of Men and Women Ages 14-94. The Journal of Sexual Medicine, 7(5), 255-265.

Kıraç, F. (2013). Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algılar ve Maneviyat (Basılmamış Doktora Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Kabacaoğlu, G. (2015). Gey ve Lezbiyenlerde Açılma Süreci: Nitel Bir Çalışma (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Kadıoğlu, H., Yıldız, A., Ercan, N., & Ergun, A. .. (2008). Üniversite Öğrencilerinin Cinsellik ve Cinsel Eğitim ile İlgili Görüşleri. Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, 17(3), 32-38.

Karadağ, N. (2008). Cinsel Azınlıkların Bireysel Hakları. İstanbul: Levha Yayıncılık.

Kinsey, A. C., Pomeroy, W. B., & Martin, C. E. (1948). Sexual Behavior in the Human Male. Philadelphia: Saunders.

Kring, A. M., & Johnson, S. L. (2015). Anormal Psikoloji. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

LeVay, S. (1991). A Difference in Hypothalamic Structure Between Heterosexual and Homosexual Men. Science, 253(5023), 1034-1037.

Macionis, J. J. (2017). Sosyoloji. Nobel Akademik Yayıncılık.

Rodo, S. (1969). Adaptational Psychodynamics: Motivation and Control. New York: Science House.

Santrock, J. W. (2012a). Yaşam Boyu Gelişim: Gelişim Psikolojisi. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Santrock, J. W. (2012b). Ergenlik. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Semerci, B. (2014). Çocuklarımızla Cinsellik Hakkında Nasıl Konuşalım. İstanbul: Alfa Basım Yayın.

Stall, R., Paul, J. P., & Greenwood, G. (2001). Alcohol Use, Drug Use and Alcohol-related Problems Among Men Who Have Sex With Men: The Urban Men’s Health Study. Addiction, 96(11), 1589-1601.

Şah, U. (2011). Türkiye’deki Gençlerin Cinsel Yönelimlere İlişkin Sosyal Temsilleri . Türk Psikoloji Yazıları, 14(27), 88-99.

T24. (2017). 2016 Yılında ABD’de 77 LGBT Birey Öldürüldü. 10.03.2018 tarihinde T24: http://t24.com.tr/haber adresinden alındı

Weeks, J. (2013). Bedenden ve Cinsellikten Söz Ettiğimizde Ne Demek İstiyoruz. A. Giddens içinde, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (G. Altaylar, Çev., 3. b., s. 126-129). İstanbul: Say Yayınları.

Whitehead, N., & Whitehead, B. (1999). My Genes Made Me Do It: A Scientific Look at Sexual Orientation. Beverly Hills: Huntington House Publishing.

Yüksel, Ş. (2011). Eşcinsellik, Sosyal Dışlanma ve Ruh Sağlığı Sorunlarına Yaklaşım. 10.03.2018 tarihinde KaosGL: http://kaosgl.org adresinden alındı

Zastrow, C. (2013). Sosyal Hizmete Giriş. Ankara: Nika Yayınevi.

Zastrow, C., & Kirst-Ashman, K. K. (2015). İnsan Davranışı ve Sosyal Çevre-II. Ankara: Nika Yayınevi.

KAYNAK: KARATAŞ Z. (2018). Eşcinselliği Anlamak: Kavramlar, Tanımlar, Yaklaşımlar. Sınırlarda Dolaşmak: Dinlerin Eşcinselliğe Bakışı, Süleyman Turan, Editör. İstanbul: Okur Akademi Kitabevi Yayınları, ss.23-42.